beyaz's profile...hüzün...PhotosBlogListsMore Tools Help

...hüzün...

ya rahman! ne olur, beni sensiz bırakma...
Photo 1 of 13

beyaz lale

hayat verenin kuluyum...

Güzel yorumlarınızla alanıma renk kattığınız için şimdiden teşekkürler...

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ecidal .wrote:


 
gözlerimiz kalp elçisidir

Göz kalbin elçisidir

Göz kalbin elçisidir...Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa memnuniyet duyar. Fakat göz çoğu defa kalbin başını belaya sokar. Zira öyle güzelleri haber verir ki ne hepsini elde etmeye ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter...

Bakışlarını Allah' ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur. Sonra bu alaka kuvvetlenir; vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar. Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. Artık kalp köle olmutur ve layık olmayana kulluk yapmaya başlar. Bütün bunlar bakmanın cinayetleridir...

Bir kral iken şimdi bir esirdir o...

Kalp düştüğü haller için gözden dert yanar. Göz ise: "Ben senin memurundum. Bana görev veren sendin." der...

Bütün bunlar Allah'ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır...Kalp Allah'ı sevmek için yaratılmıştır. Bu yüzden sevgilisi "O" değilse kulluğu başkasınadır...

İbn-i Cevzi


selam ve dua ıle Allah a emanet ol

June 14
ahmed akwrote:

 


Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil


Ne güzel yazmış gönüller sultanı koca Yunus.
Gönül ne yüce.
Allahın mekânı.
Gönül ne derin içine alır tüm evreni, geçmişi geleceği.


Şimdi düşünüyorum da gerek nefsin gerekse şeytanın etkisiyle ne çok gönül kırdım.
Ne çok gönül yıktım şimdi yaşayanlardan helallik almanın, ebediyete intikal edenler içinse dua etmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Düşünüyorum da insan en çok gururundan ve maalesef kibrinden çekiyor ne çekiyorsa.
Ruhunu arındırabilenlere elbet bir sözüm yok.


Bu iki silah yerinde kullanılırsa çok güzel, yerinde kullanılmazsa insana zarar veren ve insanı baş aşağı götüren çok tesirli iki önemli faktör.
Keşke insanlar nefislerinin heva ve heveslerine kapılıp da gönüller yıkmasalar.


“Bu çeşme nasıl çeşme su içecek tası yok
Kırma kimsenin kalbini yapacak ustası yok”



Ne güzel demiş şair değil mi?
Gönül kırmak ne kötü, gönül yapmak ne zor.
Hâlbuki insanlar kendilerine hoşgörüyü esas alıp insani ilişkilerinde diğergamlığı, empatiyi geliştirip sulh esaslı yaşamalı.
Formül bu olsa gerek.


Ama heyhat!..
Bu sözlerin sahibi de gönül kırmaya ve yıkmaya devam ediyor.


Gelin gönüller yapalım, gönül kırmayalım.
Gelin gül devrini beraber kuralım.
Sevgiyle, ümitle insanlarımızı kucaklayalım.
Gönül kıran insanlardan olmayalım.
selam ve dua ile Allah c.c. sizdende razı olsun beyaz kardeşimKırmızı gül
June 12
ahmed akwrote:


O´na c.c. dönsün yüzün  
O’na Dönsün Yüzün

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak… Bir kez varınca iştiyakla el vurup, yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Sevmek başka bir şey, anlatılmaz.
İnsana öyle şeyler yaptırır ki akıl almaz.
O ateş düşmeye görsün yüreğine, sel önüne düşmüşsün gibi sürükler seni.
Durup dururken ağlatır insanı, ufuklara baktırır uzun uzun.
Kim koyar bu sevgiyi içimize?

Kim kanatlandırır bu yüreği?
Göremediğimiz, tutamadığımız duyguları sıcak su gibi bütün zerrelerimize indiren kim?
O bize bizden yakın, bizi bizden çok seven biri.

 Sevginin, sevgiyle çarpan kalplerin yaratıcısı; en sevgili.
Kalbinde kim var aklından neler geçer, hepsini bilen, sen unutsan da asla unutmayan sevgili…
O’na iman, O’nun sana sevgisine karşılık demek.

 İman gönül demek, sevda demek, aşk demek…

Bu aşk neler yaptırır adama, nerelere götürür? O’nun sevdikleri, değer verdikleri nasıl kıymet kazanır gözünde… O’nun sevdasına, O’nun dünyalara değişilmez hatırına ne yönelişlerdir onlar… O’nunla ahdine vefa, O’na sadakat, O’na boyun eğiş…

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak…
Bir kez varınca iştiyakla el vurup yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Mehmet ISIK

selam ve dua ile kardeşim

May 7
ahmed akwrote:
          

Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yemez ve su içmez.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki,
- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yemedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde,
(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki,
- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.

Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,
- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir.

O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki,
- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.

Ebû Bekr (r.a) dedi:
- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.

Kuş dedi.
- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir?
 

Kuş dedi,

_O kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım.
 
Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

 

http://dostilleri.blogcu.com/

hayırlı cumalar selamlar dua ile kardeşim

Apr. 3
ahmed akwrote:
Tükürün zalimlerin hayasız yüzüne!
 

İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, o­nlara deyiniz:
"Biz hizbü'l-Kur'ân'ız. ‘Şüphesiz ki Kur'ân'ı Biz indirdik; o­nu koruyan da elbette Biziz’ (Hicr Sûresi, 15:9.) sırrıyla, Kur'ân'ın kalesindeyiz. ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173) etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz."
Ve deyiniz: "Acaba hizmet-i Kur'âniyede arkadaşımız ve o hizmet-i kudsiyenin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursî'nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda o­na dost olan ehl-i haktan kim zarar görmüş? Ve o­nun has talebelerinden kim belâ görmüş ki biz de göreceğiz ve o görmek ihtimaliyle telâş edeceğiz? Bu kardeşimizin binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı içtimaiyesine tesirli bir surette karıştığı hâlde, o­nun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Hususan o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur-u hakikat var. Eskiden 31 Mart hadisesinde çendan o­nu da karıştırdılar, bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış. o­nun dostları, o­nun yüzünden değil, o­nun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna binaen, bin değil, binler ihtimalden birtek ihtimal-i tehlike korkusuyla bir hazine-i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hatırına gelmemeli" deyip, ehl-i dalâletin dalkavuklarının ağzına vurup tard etmelisiniz.


Hem o dalkavuklara deyiniz ki: "Yüz binler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimalle bir helâket gelse, zerre kadar aklımız varsa, korkup, o­nu bırakıp kaçmayacağız."
Çünkü, mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki, büyük kardeşine veyahut üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel o­nların başında patlar. Hem merhametsizcesine o­nlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde mânen ölmüş. o­nlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler: "Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar."


Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla o­nun başını katî ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesed-i bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine!


Bir zaman İngiliz devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman Dârü'l-Hikmeti'l-islâmiyenin âzâsıydım. Bana dediler: "Bir cevap ver. o­nlar, altı suallerine altı yüz kelimeyle cevap istiyorlar."
Ben dedim: "Altı yüz kelimeyle değil, altı kelimeyle de değil, hattâ bir kelimeyle dahi değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü, o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, o­nun papazı, mağrurâne üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!" demiştim. Şimdi diyorum:
Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir hükümetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisanıyla o­nlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken hıfz-ı Kur'ânî bana kâfi geldiği hâlde, size de yüzde bir ihtimalle ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfidir.
Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir.
"De ki: Kaçıp durduğunuz ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır." (Cum'a Sûresi, 62:8.) mânâ-yı işarîsiyle gösteriyor ki, firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar.
Mektûbât, s. 403, (yeni tanzim, s. 705-708)

Bediüzzaman Said Nursî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Selam ve dua ile kardeşim 

Jan. 31



BEN SENİ ÖZLEMİŞİM
Şiir tadındaydın sevgili
Su gibi yudum yudum
Hava gibi nefes nefes
Ekmek gibi dilim dilim
Ben seni özlemişim…
Gözbebeklerinde yüzümü
Dudaklarında adımı
Hayalinde düşümü
Canım deyip gülüşünü
 
Ben seni özlemişim…
 
Niçin dolar gözlerim
Niçin bulurdum  ben
Her şarkıda seni
Niçin her hüzünlü şiir
Derinden dağlarmış yüreğimi
Ben seni özlemişim…

Yokluğunda üç gece 
Titrediğini ellerimin
Delice çarptığını 
Yaralı yüreğimin
Saklasam bilmeyeceksin
Bilmelisin ki bir'sin
Her an benimlesin 
Ben seni özlemişim…
 
Nereden baksan ayrılık
Nereden baksan yoksulluk
Nereden baksan sensizlik
Ölüm gibiymiş bana
Yaşayıp bilmeliymişim
Ben seni özlemişim…
Uykusuz gecelerde kalmayı
Senle sevdalara uyanmayı
Yangınlarda suya kanmayı
Yeniden sana sevdalanmayı
Ben seni özlemişim…
 
Ayrılık nasıl olurdu
Ölüm gibi yokluğun
Sensiz gecelerde benim
Bir şey var farkında olduğum
Ben seni…
Yanı başımda iken özlemişim... 
yazan cahit akay..






Jan. 22
ahmed akwrote:

Çeçenlerden Gazze'ye kurulan duâ köprüsü


Bir avuç Çeçen, Rusya’ya karşı en güzel direnişi gösterdiği en zor günlerinde Çeçen komutanlar tüm dünyaya bir mektup yollamışlardı, zarfsız, adressiz. İstedikleri mekânlara ulaşması değil, gönüllere girmesiydi çünkü. Seslerini bu şekilde duyurmuşlar ve duâ istemişlerdi herkesten.

“İbadet etmekte olan yaşlılara, tüm kadınlara, ibadet edenlere ve herkese. Bu çağrı hepinize! Savaş gitgide kızışıyor, kalpler parçalanıyor. Durum çok ağır ve düşmanın vahşîce saldırıları dinmek bilmiyor. Dünya çapında tüm kâfirler işbirliği içinde bize karşı dolaplar çeviriyorlar. Uçaklar en yıkıcı bombalarla bombalıyorlar. Üzerimize top ateşleri yağıyor. Dağlar kar ve buzlarla kaplı.

“Ey İslâm Ümmeti! Aranızda Allah’a olan ahdine sadık olan kimseler yok mu? Samimiyetle ve alçakgönüllülükle ellerini kaldırdığı zaman duâsı kabul edilenler yok mu? Ya da bizi dualarınızda bile unuttunuz mu? Nerede gece yarılarında ısrarlı (Kunut) duâlarınız? Gerçekten, böyle muazzam bir ibadet şekline, bugünkü durumumuzdan daha çok hangi durum için ihtiyaç duyulmaktadır acaba?

“Allah’ın Rasülü (asm) şehit olan yetmiş arkadaşı için Kunut duâları etmişti. Bugün binlerce Müslüman kardeşiniz öldürülürken, sizin desteğiniz nerede?

“Ne zaman dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanların başına bir felâket geldiğini duysanız hemen Kunut duâlarınızla kardeşleriniz için Allah’a yalvararak onlara merhamet edip zafer ihsan eylemesi için duâ ediniz.”

Şimdi gece yarıları saatler bizim için vuruyor, ellerimiz daha bir sık açılıyor duâya. Otururken, yürürken, yatarken, kalkarken dilimizde dönüp duran duâlarımız var. Hep bir ahla bitiriyoruz cümlelerimizi ve âmin diyerek eşlik ediyoruz. Sıcak yataklarımız batıyor artık sırtımıza, yediğimiz yemekler çok geliyor. Daha fazla duâ için, daha fazla yakarış için dolduruyoruz kalbimizi ve beynimizi. Yüreğimiz ne çok susmuş, dilimiz uzaklarla konuşmayı unutmuş. Ateş hep düştüğü yeri yakmış. Çok duâ etmeliyiz diyoruz her adımda, o kadar etmeliyiz ki aldığımız nefes adedince gidip bu zulmü yapanlara çarpsın istiyoruz. O kadar etmeliyiz ki, bu sıcacık cümleler gidip Gazzeli bir çocuğu sarsın ve ısıtsın. O kadar etmeliyiz ki, Gazzeli gözü yaşlı annenin yaşlarını silsin, bir babanın yanan yüreğine ferahlık versin. Yüreğine baharlar geldiğinde bilsin bu meltemin bir duâyla estiğini.

Bu ahlar yerde kalır mı Allah’ım? Bu zulmün bir hesabı olmaz mı Allah’ım? Bu vahşeti yapanların evlerine huzur girer mi, başlarını yastıklara rahat koyarlar mı, rüya görürler mi, rüyalarında yeşillikler, mavilikler görürler mi Allah’ım? Annelerin duâları, babaların gözyaşları geri döner mi, bu çocuklar bir gün güler mi Allah’ım?

“Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” diyorsun ya Rabbim. Yok bir kıymetimiz. Kalbimizdekini Sen biliyorsun, Sen anlıyorsun bizi. Sana ellerimizi açmazsak, duâ etmezsek ne ağırız, ne kötüyüz ve bu suskun halimiz zemheri gibi üşütüyor bizi. Duâ ediyoruz Rabbim ehemmiyetimiz olsun, insan olarak bir anlamımız olsun diye. Duâ ediyoruz Rabbim gidip birine ulaşsın diye. Duâ ediyoruz Rabbim, geç olsa da güç olsa da bir gün kabul olunacağını biliyoruz. Duâ ediyoruz ve duâyla varız. Hayata kattığımız anlam dilimizde, yüreğimizde, duâlarımızda. Ne güzel Sen’le konuşmak ve ne güzel Sana duâ etmek. Şimdi duâlarımızı bekleyen insanlar var Rabbim. Üşüyen çocuk, yaralı anne, dağlanmış baba, tek başına kalmış yaşlı, hasta herkes duâ bekliyor bizden. Bir zamanlar Çeçen komutanların bizlere hatırlattığı insanlığımızın gayesini şimdi hayata geçirme zamanı. Biliyoruz ki Gazzeliler de bizlerden aynılarını bekliyor. Biliyoruz ki, savaşın ortasında kalmış onca insana duâlarımızı yollamalıyız. Bir seher vaktinde, belki bir gece uyanışında, bir akşam karanlığında, gündüz aydınlığında ve her daim duâ.

Hani Sevgili (asm) Taif’te taşlanmıştı, hani bir bağda saklanıp hüznünü dile getirmişti ya Allah’a. Hani vahiy gelmiyordu, hani o (asm) çok üzgündü, hani yine hüznünü yollamıştı ya ellerini açıp duâyla. Unuttu sanmıştı ve ne çok üzülmüştü. Hani sonra yüzü gülmüştü Sevgili’nin (asm), hani vahiy gelmeye başlamıştı. Unutmamıştı Allah, unutmaz da. Habibini (asm) unutmayan Allah var Gazzeli çocukların duâlarında. Yolladıkları mektuplar dolu dolu ve boş gelmeyeceğini biliyor anneler, babalar. Bizi onlarla buluşturan ise duâlar var. Bekliyor şimdi Kunut duâları okunmak için bizleri. Bekliyor şimdi bütün duâlar yüreğimizden dile dökülüp, tüm mazlumlara ulaşmayı. Zaman duâ zamanı. Akrep duâya vuruyor, yelkovan âmin diyor, arz sarsılıyor.

 

SÜVEYDA GÜNER

 "Zâlimlerin işlediklerinden Allah’ı habersiz sanma. Allah onların cezasını öyle bir güne bırakır ki, o gün gözler dehşetten donakalacaktır. "İbrahim suresi 42.ayet..

hayırlı cumalar kardeşim selam ve dua ile

Jan. 16
UmUr ---wrote:
 
İnternet denilen şu alemde, spaces diye anılan bu ortamda bu gün öyle kişiler, öyle spacesler gördüm ki erkek olduğum halde ben utandım.
        Allahım; şu sayfalar arasında etini satan da var, Seni anan-anlatan da... Bu kardeşimden ve burada ona destek olanlardan razı ol.
Jan. 13
UmUr ---wrote:
'İslam'a göre hayvanı besmele ile kesmek neden şarttır' sorusundan hareket eden bilimadamları, besmeleli ve besmelesiz kesilen etleri inceledi. İşte

sonuç:
Halka ve Olaylara yazarı Osman Özsoy köşesinde kaleme aldığı Kurban ve Besmele konusunda çarpıcı tespitlerde bulundu.
: "Besmeleli etlerde her hangi bir mikroba rastlanmıyor, Besmelesiz etlerin teşhisinde ise, sürekli çoğalan, büyük ölçüde zararlı mikrop ve bakteriler tespit ediliyor" İşte osman Özsoy'un konu ile ilgili çarpıcı yazısı:

Kurban ve Besmele
Kurban kesimi konusunda okuduğum ilginç bir araştırmanın sonuçlarını sizlerle paylaşmak için, uzun zamandır bekliyordum. Nitekim o gün geldi çattı. 2 gün sonra bayram. İmkanı olan Müslümanlar Perşembe günü kurbanlarını kesecekler. Gelelim ilginizi çekeceğini düşündüğüm araştırmaya.
Çeşitli üniversitelerde görev yapan ve tıbbın farklı alanlarında uzman olan 30 profesörden oluşan bir araştırma grubu, besmeleyle kesilen hayvan etleriyle, besmelesiz kesilen hayvan etleri arasında herhangi bir fark olup olmadığını ortaya koymak amacıyla laboratuar ortamında deneysel incelemeler yapıyorlar.

Besmelenin sırrı ...
Bilim adamları, hayvan kesimi sırasında dinen yerine getirilmesi zaruri olan �Bismillah, Allah(c.c.)u Ekber� sözünün kesilen etler üzerindeki herhangi bir etkisi olup olmadığını araştırınca şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşıyorlar.
Araştırmanın metot ve tekniği konusunda bilgi veren Şam Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nebil Şerif; �Besmele ile kesilen kuş cinsi hayvan, sığır ve küçük baş hayvanların etlerinden ve besmelesiz kesilen aynı cins hayvanların etlerinden ayrı ayrı nûmuneler alarak özel laburatuvarlarda uzun süreli mikroskobik incelemeler yaptıklarını söylüyor.
Sonuçta, Besmele ile kesilen hayvan etlerinin numunelerinin açık kırmızı gül rengini aldığı, besmelesiz kesilen et nûmunelerinin ise, siyaha yakın koyu kırmızı bir renge büründüğünü görülüyor.

Şaşırtan sonuç ...
Prof. Şerif ayrıca, Besmeleli etlerde her hangi bir mikroba rastlamadıklarını, Besmelesiz etlerin teşhisinde ise, sürekli çoğalan, büyük ölçüde zararlı mikrop ve bakteriler tespit edildiğini söylüyor. Besmelesiz kesilen etlerin dokularındaki kanlarda iltihaplı akyuvarlar ve alyuvarlar tespit edilirken, Besmele ile kesilen etlerin dokularında ise, buna benzer herhangi bir sonuca rastlanmadığı tespitinde bulunuluyor.

Araştırmada yer alan bilim adamlarında Dr. Abdulkadir Dirani: �Kuran�da; Allah(c.c.) adı zikir edilmeden kesilen hayvan etini yemeyin� şeklindeki İlahi emre rağmen; hayvan kesiminde kimi zaman besmelenin ihmal edilmesi, bizleri bu konuyu bilimsel olarak araştırmaya sevk etti. Besmele ve tekbir ile hayvan kesimi konusunu araştırmaya başlarken, ekipteki bazı arkadaşlar konuya baştan soğuk baktılar. Ancak araştırmalar sırasında her safhada çarpıcı sonuçlar ortaya çıkınca, ekibin konuya olan ilgisi de artmaya başladı.

Besmele ve tekbirle kesilen hayvan etlerinde, Besmelesiz kesilen hayvan etlerinin aksine, et dokularında kan ve mikropların bulunmaması, besmelenin büyük bir mucizesi olarak karşımıza çıktı� şeklinde görüşlerini dile getiriyor.

Araştırmayı yürüten grup adına Kuveyt Haber Ajansına açıklama yapan Prof. Dr. Halid Halave ise, laboratuar ortamında yapılan deneylerde, besmelesiz kesilen sığır, küçük baş ve kuşların et dokularında pıhtılaşmış kan, çoğalmaya müsait bakteri ve mikroplar tespit edilirken, besmele ile kesilen hayvan et dokularında ise kan, mikrop ve bakterilere rastlanmadığını ifade etmiş.

Kesim farkı ...

Aynı üniversitenin Veteriner Fakültesi Et Sağlığı Bölümü Profesörlerinden Fuad Nima; Dünyanın birçok ülkesinde uygulanan, hayvanların uyuşturularak öldürülmesi işlemi sırasında kanın vücutta kalması, bu tür etlerin daha çabuk bozulmasına neden oluyor. Halbuki, kesim anında çekilen besmele ve tekbirin, hayvana yaptığı tesir ve heyecanın, hayvan organ ve adalelerinde meydana getirdiği hareketin kanın azami miktarda dışarıya atmasına yol açtığını ve hayvanların daha az eziyet çektiğini tespit ettiklerini belirtiyor.
Jan. 13
ahmed akwrote:
 
Yaratan%20Rabbinin%20%28cc%29%20Adıyla...
Huzur ve gönül genişliğine ulaşmanın en güzel anahtarlarından biri Kur'an-ı Kerim'i çokca okumaktır. Çünkü Allah Teala kitabını “ruhlara şifa, akıllara rehber, kalplere rahmet” vasfıyla tanımlıyor. “Rahmet” sıfatıyla vasıflandırıyor.

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah'ın lûtuf ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır" (Yunus, 57, 58 ).

"Biz, Kur'an'dan öyle birşey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır" (Isrâ, 82).

Allah dostları Kur’an’a sırtını dönen kişiyi evine giren güneş ışığını perde çekerek engelleyen hasta bir kimseye benzetmiştir. Dolayısıyla Kur’an gibi bir şifa kaynağı varken başka yerlerde gönüllere şifa aramak ne büyük yanılgıdır.

Mutluluk İstiyorsan

Bâtın’ın Gibi Zâhir'ine de

Önem Ver

Kimi hikmetli söz söyleyenler der ki; “Gönlün sefası, libasın sefası iledir”.

Bir başkasında ise “Üstü başını temiz tutmayanlar gönüllerini de köreltirler”

Gönül huzurumuz, mutluluğumuz, öz güvenimiz için, iç dünyamız gibi dış görünümümüze, temizliğimize de önem vermemiz gerekiyor. Çünkü temizlik konusunda yeterli hassasiyet göstermemek, çalışma ve ev ortamındaki düzensizlik, insanı huzursuz eden önemli etkenlerdir.

Maneviyat kadar maddi temizliğin önemi üzerine Allah Teala Resulüne hitaben şöyle buyuruyor:

“Ey bürünüp sarınan (Resülüm)! Kalk ve insanları uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiselerini tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et.” buyuruyor.

Bu dinin hakikatine vakıf olanlar bilirler ki İslam, kulun hayatını her yönüyle düzene s****k için indirilmiştir.

ABD kongresinde “Kainat bir düzen üzerine kurulmuştur” ifadesi yer almaktadır. Elhak doğrudur. Bütün semavi dinlerin şeriatında düzenli bir hayatın gerekliliğine vurgu yapılır zaten. Allah kainatı bir düzen üzerine yaratmış ve kullarından da düzenli bir hayat yaşamayı istemektedir. Tabii ki kendilerinin huzuru için.

La Tahzen / Üzülme

"Mükâfatın büyüklüğü belanın büyüğü ile beraberdir. Allah bir kavmi severse onları (bir derde) uğratır. Kim kadere razı olursa, ona Allah'ın rızasına erişmek vardır. Kim öfkelenirse ona Allah'ın gazabı vardır.” (Tirmizî)

Güzel Bir Hayat

Yaşamak Çok Mu Zor?

Sıkıntısız, endişesiz, üzüntüden, korkudan uzak “güzel bir hayat” herkesin özlemidir. Ancak pek çoğumuz bunun imkansız olduğunu düşünürüz. Oysa bu öyle zor ulaşılacak bir hedef değildir. Allah teala güzel bir hayat yaşayabilmenin yolunu mümin kullarına Kur'anı Kerim'de gösteriyor aslında.

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Ayeti kerimeden de anlıyoruz ki güzel bir hayat için iki önemli şart var. Birincisi Allah Teala'ya hakkıyla iman ve salih amel. Bununla elde edeceğimiz kazanç ise; dünya ve ahirette güzel bir hayat, hepsinden önemlisi Allah Teala'nın rızasına ve mükafatına nail olmak var.

Dolayısıyla güzel bir hayat yaşayabilmenin en temel kuralının alemlerin Rabbine iman olduğunu bilmemiz gerekiyor. İman olmadan diğer sebeb ve imkanlara sahip olmak güzel bir hayat yaşayabilmek için asla yeterli değildir.
La%20Tahzen/Çünkü%20Allah%20Var...

selam ve dua ile kardeşim
Jan. 12

 
HAYIRLI AKŞAMLAR
 

AĞITPhoto Sharing and Video Hosting at 

Photobucket

Gidiyorsun ciğerparem, bir tanem
Bir sonun başlangıcına
İhtiyacın yok artık
Hıçkırıklarla, gözyaşlarına
 Photo Sharing and Video Hosting at 

Photobucket
Hıçkırıklar kalanlarda
Gözyaşları yalanlarda
Tek sevdiğim, canım insan
Şimdi artık, karanlıklarda
 Photo Sharing and Video Hosting at 

Photobucket
Gidiyorsun kapkaranlık
Dönülmeyen yollara
Ağlıyorsun bir buz gibi
Düştün diye kuyulara
Photo Sharing and Video Hosting at 

Photobucket 
Gidiyorsun, dönmüyorsun
Artık hep isteniyorsun
Hatalar ve hatıralar
Bitti artık biliyorsun
 Photo Sharing and Video Hosting at 

Photobucket
Renk yok sensiz sevgilerde
Zevk yok inan değerlerde
Gittin artık ben sensizim
Yapayalnız bu yerlerde
 Photo Sharing and Video Hosting at 

Photobucket
Zaman geri dönebilseydi
Gözüm son kez görebilseydi
Sarılmak isterdim sana

Elimden gelebilseydi.

 

/ Dr. Arif Ali Albayrak ( Alıntı )

 

.
Dec. 1

 

tiere_taube77

 GÜNÜNÜZ AYDIN OLSUN

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;

ext. Bild

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

ext. Bild

Bütün bir kâinat muşamba dekor,
ext. Bild

Bütün bir insanlık yalana teslim.

ext. Bild 

Aç Kapıyı

Aç kapıyı haber var,
Ötenin ötesinden.
Dudaklarda şarkılar,
Kurtuluş bestesinden.

Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden.

 

***

Surda Bir Gedik Açtık

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es...

 

Necip Fazıl Kısakürek

 

 Copyright ©2008 akdeniz rüzgarı™

a.f.g.

 

Nov. 30
 
 

SEVGİ VE MUHABBETLE

  

  YALNIZSIN

 

Bir akşam ışıkların dağlara güldüğünü

Bir akşam bulutların seyre döküldüğünü
zkd.gif picture by angelocf
Görürsün hasretiyle sabah ezgilerinin
Bir akşam gözlerin ufka dalar pek derin
zkd.gif picture by angelocf
Kuşlar öter, uçuşur yeşil dallara konar
Umutlar yaprak yaprak alevlenir de yanar
zkd.gif picture by angelocf
Son mutluluk sesleri dökülür dudaklardan
İnsanlar gölge gibi çekilir sokaklardan
zkd.gif picture by angelocf

Rüzgâr okşamaktayken anne gibi tenini
Gecenin kolları sessizce yakalar seni
zkd.gif picture by angelocf

Anlarsın gözlerinin dolup boşaldığını
Anlarsın yalnızlığı ve yalnız kaldığını...

 

Nurullah Genç

 Copyright ©2008 akdeniz rüzgarı™

a.f.g.

  

 

 

 

 

Nov. 29
 

 
 

 

     

      kız 65 

     

    HAYAT

     Ne deniz, ne güneş, ne de ay
    Bu günlerde hak etmiyor övgüyü,
    Ne yağan yağmur, ne de kar.
    Şimdilerde ruhumda,
    Dağ tepe aşan,
    Yağmura yön,
    Çiçeğe döl veren,
    Rüzgâr var….
    O kadar çok benziyorsun ki ona,
    Yoksa o mu sana bilemiyorum.

     

      6bum6c2ks0

    Mutlu, huzurlu, sağlık dolu 

    hafta sonu dilerim.

    6bum6c2ks0

    1RIm8VzmKt 

    Copyringht ® 2008 akdeniz rüzgârı

    a.f.g. 

Nov. 23

lonelyboy

 

 

HÜZÜN

 

Yıllardır yitirdiğim güneşi arıyorum

 

Hüznümü kollarıma sımsıkı sarıyorum

 

Sanki dev bir kasırga emiyor yüreğimi

 

Yoksa bu derin acı ruhumun gömleğimi

 

Bu hayal, bu pelerin giyen esrarlı kadın

 

Uçan kelebeğe mi, dudağımda feryadın

 

Kâh görünüp kaybolan, kâh konan pencereme

 

Kâh demir yumruk gibi sıkışan hançereme

 

Nurullah GENÇ

Hayatın Gayesi Bal Yapmak Olmalı-mı? by bhry ♥ www.interfaithdialog.org.

 

 

Nov. 16
ahmed akwrote:

http://img237.imageshack.us/img237/6443/36deaad8e1ed3a90c46b758zn5.jpg

 ~Yitik Zamanları Bulmak~

Dar zamanlı bir hayatı yaşar insan. Başı sonu olan bir hayatı tüketir. Tükenir. Hayat geçicidir. Geçiciliği fark ederek yaşayamaz her an. An gelir, zamanın az kaldığını fark eder.

Zamanın içine sıkışıp kalır.

Henüz otuz sekizindedir insan örneğin. Ama kanser hücreleri akciğerini tüketmiştir. Kısık kısık nefes almak zamanı yavaşlatır, ağırlaştırır. Bir bitiş çizgisini hatırlatır. Her gün bir adım daha çizgiye taşır insanı.

Ya da elli yedisine gelmiştir. Yaratıcıya karşı sorumluluklarını şimdi fark etmiştir. Bir hafta önce ölen kızının ardından. Ya da daha çok gençtir. İki yıl süren günahla dolu bir hayatı nasıl silebileceğini düşünmektedir. Geceleri sık sık uyanarak. Ağlamaklı.

Geçip gitmiş günahkâr zamanları kurtarmak için.

İnsan bir pişmanlığın içine sıkışıp kalır bu sefer. Geçen her an pişmanlıkları hatırlatır. Yapmak isteyip de yapamadıklarını. Ya da yapması gerektiğini yeni fark ettiklerini.

Keşke o ana kadar yaşanmış olan hayat daha iyi yaşansaydı. Keşke Yaratıcı adına, Onun için daha çok şey yapılsaydı.

Farklı farklı insanlar, farklı farklı nedenlerle bir an dururlar. Havada asılı kalmış buz taneleri gibi donakalırlar. O öyle bir andır ki; dünyanın sadece ve sadece ahiret için bir hazırlık yeri olduğu anlaşılır.

Bitiş çizgisi insanın umudunu keser. Dondurur. Hem zaman donar, hem varlık. Hayat geçicidir. Ancak sonsuz hayat tam da bu geçici hayatla kazanılır. Sonsuz bir hayatla değil. Artık dar zamanda çok işler yapma zamanıdır. Zaman dardır ama insan bu sefer çok işler yapamayacağını da fark eder. Kısık kısık aldığı sayılı nefesler onu hem zamanın hem de bir sınırlılığın içine hapseder. Zaman dardır ama dar zamanda yapılacak çok iş vardır. Yorgun ve çaresiz bir beden buna izin vermez.

Hazırlık için gerekli zamanın peşine düşülür bu kez. Bir telaş alıp başını gider. Az kalmış, bitişe yakın zamanlar insanı sıkıştırır. Dar zamanların çok işler yapmanın zamanı olmadığını anlar insan. Hüzünle. Dar zamanda çok değil, çok değerli işler yapmanın zamanıdır. Bitiş çizgisinden önce son durakta konaklama zamanında.

Bir saatlik bir ibadette seksen senelik ibadet ömrünü kazandıracak özel zamanlara ihtiyaç vardır artık. Kadir Gecesi gibi, yakalandığında bir insan ömrüne bin ömür katacak zamanlara ihtiyaç vardır. Dakikası bir gün hükmünde bereketli saatlere. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkiyi arar insan.

Sonsuz Rahmet sahibi olan Yaratıcı, insanın böylesi zamanlara duyduğu ihtiyacı dahi düşünmüştür. Yaratıcı, insana bereketli zamanların kapılarını gösterir. Ardı ardına, birinden diğerine açılan özel zaman kapıları sunar. Bunun bir örneği üç aylardır. Zaman Recep 1’e durur. Recep Allah’ın ayıdır. Önce Regaip Gecesi gelir. Sonra Peygamberin ayı girer, zaman bir başka işler. Miraç Gecesi, yitik zamanlarının peşine düşmüş çaresizler için bire karşın yüzlerin kazanılacağı bereketli bir gece olur. Sonra ümmetin ayı çıkagelir. Hele bir de Kadir Gecesi vardır ki. Öyle bir gece ki bin aya denk.

“Kaybedenler” için Yaratıcı bir kere, bin kere daha fırsat sunar insana. Farklı biçimlerde yitirilmiş zamanları olan bizlere, sonsuz rahmetini bir kere, bin kere daha hissettirir.

Yitik bir geçmişle olmayan bir gelecek arasındaki dar sokakta sıkışıp kalmış bizlere, üç aylar ve başka bir sürü özel günle umut serper. Geceleri sessizce kalkılır. Sessizce secdelere varılır. Sessizce oruçlar tutulur. Sessizce Ona yalvarılır. Ondan medet umulur. Sessizce Onsuz geçen zamanlar için ağıtlar yakılır.

Özel zamanlar; aylardan üç aylar, günlerden Cuma, saatlerden gece ve seher… Bağışlanmış ek süreler gibi. Yitik zamanları yeniden kazanmak için. Köprüden önce tek bir çıkışı olanlar için, son çıkış gibidir özel zamanlar.

Her insan için gelecek belirsiz. Yarının olması ile olmaması aynı ihtimal dahilinde. Hangi koşulda olursa olsun, hangi yaşta olursa olsun bu yüzdendir ki hepimiz yitirilmiş zamanları olan insanlarız. Birazdan ölüm gelebilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz an, köprüden önceki son çıkış kapısı, son konaklama zamanıdır. İşte bu yüzden, özel zamanlar biz “kaybedenler” için yitik zamanlarımızı bulmanın özel kapılarıdır.

Sessizce geceler kalkmalı, sessizce günahlarımız için ağıtlar yakmalı, sessizce secdelere varmalı, sessizce gökteki aya bakmalı, sessizce yitirilmiş zamanları aramaya koyulmalı ve özel zamanlara Onun mührünü vurup, yitik zamanlara karşın mühürlenmiş zamanları bulmalı.

Mustafa Ulusoy

selam ve dua ile kardeşim


Oct. 22
ahmed akwrote:

Image Hosted by ImageShack.us
AVUÇLARIM YETMEDİ YÜREĞİME

Hayatta hep gülmeyi seçtim ben.
İçten,yürekten gülmeyi sevdim herkese.
Bir gülümsemeyle sevgiler büyürdü içimde.
İnsanlara sevgimi o kadar çok yansıtmalıydım ki;
beni tanımalarına yardımcı olabilmek adına öylesine sevgimi yaşattım ki;
şimdi onlara her bakışımda sanki kendimi görüyormuş gibi olmayı seçmişim meğerse…
Kalplerine yüreğimdeki o saf ve yaşanılası sevgiden avuçlar dolusu uzattım.
Belki hemen almak istediler belki tereddüt ettiler,
belki de hiç umursamadılar avucumdakileri.
Umursamayanlar kim bilir belki de korktular?...
Onlar avuçlarımda uzattığıma sadece baktılar çünkü.
Bazen sadece bakmak yetmiyor,görmek gerekiyor.
Bakmayı bilen gözler görmesini de bilir oysa.
Onlar göremiyorlar mı??...
Avuçlarımda uzattığım kalbimdi,sonsuz sevgimdi oysa.
Sevgimden yudum yudum almayı seçenler,beni tanıyorlar mıydı yoksa?..
Yoksa hiç tanımadan gördüler mi bendeki beni?
Onlar bakmayı istemediler.
Görmeyi bildiler.
Çünkü bunu istediler.
Sevgi onun sayesinde kalplerimize aşınmış en güzel duygu iken yaşatmasını ve yaşamasını istemeyen yüreklere ve gözlere inat onlar kalplerindekini,avuçlarda da olsa onlara uzatılan sevgi ırmağını seçtiler.
Her yudumda biraz daha onu yaşamak isteyenler oldu aslında.
Kendimden öylesine fışkırıyordu ki bu sevgi suyu;avuçlarım yetmedi yüreğime.
Doldu…Taştı…
Bir yerlerden sesler geliyordu kulaklarıma,”Akıt sevgini…
Herkes yaşasın!
Sende onu yaşatmak isteyenler ve yaşatanlar gibi herkese ikram et sevginden.
Yaşandıkça çoğalsın!
Hatta taşsın!
Yeter ki ziyan olmasın!
Değeri bilinsin!
Çünkü sevgin ondandır.
Kaynağın oradandır!
Rızası için sev,rızası için sevil!
Akıt sevgini…
”Kulaklarımda uğuldayan bu sesler,kalbimden gelenlerdi.
Öylesine sevmeyi ve sevilmeyi bekliyordu ki kalbim,sığmıyordu hiçbir yere.
Şimdi doğduğumdan bu yana yaptığım gibi yine devam ediyorum sevgimi arttırmaya.
Nasıl ki kendi rızkından bir fakiri her doyuruşunda daha da çoğalıyorsa nimetlerin,sana verilenler,benim ki de öyle bir durum işte.
İkram edildikçe çoğalan,taşan,yerinde duramayan...
Hayat küçücük ellerde sunulmuş bir yudum su gibidir benim görüşümle.
Onu almasını ve bir yudumu,yudum yudum içmesini bilenler;s
evgiyi yaşamayı ve yaşatmayı isteyenlerdir kalplerinde.
Hayatı avuçlarda sunulan sevgi ırmakları ile yudumlayabilmek,
ona biraz daha yakın kalabilmek,
rızasıyla yaşayabilmek,
sevgisini layığıyla herkese sunabilmek,
benim deyişimle
“ikram edebilmek”,ikram ettiğimiz sürece çoğalabilmesini başarabilmek
duasıyla….
selam ve dua ile kardeşim Allah c.c. razı olsun

Oct. 13
ahmed akwrote:

Hz. Yusufun Duaları   

    
    Hz. Yusuf kıssası, dua konusunda müminler için güzel örneklerle doludur. Hz. Yusuf, karşılaştığı her türlü sıkıntıya karşı tevekküllü ve teslimiyetli davranmasıyla ve Allaha olan sadakatiyle, sağlam bir imanın tüm alametlerini göstermiştir.    
    Hz. Yusufa ve babası Hz. Yakupa isabet eden sıkıntılar, küçük yaştaki Hz. Yusufun kıskanç kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kurt tarafından yenmiş gibi gösterilmesiyle başlamıştır. Ancak Hz. Yusuf, Allahın izniyle, yoldan geçen bir kervan tarafından bulunmuş ve onlar tarafından para karşılığında Mısırlı birine satılmıştır. Ergenlik çağına geldiğinde kendisine ilim ve hikmet (Yusuf Suresi, 22) verilen Hz. Yusufun, onu satın alan Mısırlının karısı kendisinden murad almak isteyince şöyle dua ettiği bildirilmiştir:

    (Yusuf) Dedi ki: Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum. (Yusuf Suresi, 33)
    Ayette bildirildiği üzere Hz. Yusuf, duasında içinde bulunduğu durumu samimi olarak itiraf etmiştir. Bunun ardından hapse atılan Hz. Yusuf, yıllar boyu orada kaldıktan sonra, Mısırlının karısının da Hz. Yusufun masum olduğunu söylemesi üzerine zindandan çıkarılmıştır. (Yusuf Suresi, 51-54) Tüm bu sıkıntıların ardından Hz. Yusufun duası kabul edilmiş ve kuyuya atılma ile başlayan olaylar, ülkenin iktidarında söz sahibi olmasıyla devam etmiştir. (Yusuf Suresi, 56)
Böylece iktidar sahibi olan Hz. Yusuf, kendisini zindandan çıkararak hazinenin başına geçiren Allaha şükretmiştir. Hz. Yusufun dünyada Müslüman olarak ölmek ve ahirette de salihlerle birlikte olmak için şöyle dua ettiği bildirilmiştir:   
    Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat. (Yusuf Suresi, 101)
 
selam ve dua ile kardeşim

Oct. 11
ahmed akwrote:


 
Kimseler anlamasın beni!
Züleyha'nın zindanında "Yusuf" anlasın,
Leyla'nın çöllerinde "Mecnun" anlasın,
Şirin'in dağlarında "Ferhat" anlasın,
Aslı'nın yüreğinde "Kerem" anlasın,
Sen anla…

Beni kimseler anlamasın!
Gözyaşlarını yüreğinde biriktiren "hüzün" anlasın,
Yaprakları sararmış "hazan" anlasın,
Karanlıkları örten "güneş" anlasın,
Güneşe örtü olan "gece" anlasın,
Sen anla…

Beni kimseler anlamasın!
Bembeyaz düşlerine karalar düşen "Kudüslü çocuklar" anlasın,
Sessizliğin içinde saklı "sesler" anlasın,
Acılarla ağırlaşan "hayat" anlasın,
Yenilgilere alışmış "kalbim" anlasın,
Sen anla…

Beni kimseler anlamasın!.
Martılara hasret "deniz" anlasın,
Baharına hasret "çiçek" anlasın,
Ölümüne
hasret "hayat" anlasın,
Sen anla.
Ey Rabbim,
Sen anla! 

Nurdal Durmuş

 
Mübarek Ramazan Bayramımız hayırlara vesile olur inşallah selam ve dua ileKırmızı gül
Oct. 1
Mutlu Kösewrote:
BIN DAMLA SERILSIN YUREGINE, BIN MUTLULUK DOLSUN GONLUNE, BUTUN HAYALLERIN GERCEK OLSUN, DUALARIN KABUL OLSUN BU BAYRAMDA... RAMAZAN BAYRAMIN MUBAREK OLSUN!
Oct. 1
             
                            
                                             
                               
 
 
                             
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                           
                                                         
                                                        
                                                            
                                                             
                                                                   
              Bugün Ben Bir Baga Girdim


Bugün ben bir baga girdim
Ne bag duydu ne bagbanci
Gülün, seftalisin derdim
Ne bag duydu ne bagbanci

Bagin duvarindan astim
Kirmizi gülüne kostum
Öptüm sardim helallastim
Ne bag duydu ne bagbanci

Bagin kapisini açtim
Sanasin cennete düstüm
Doldurdum badesin içtim
Ne bag duydu ne bagbanci

Seherin tan yeri atti
Bülbül elvan elvan öttü
Gevheri yükünü tuttu
Ne bag duydu ne bagbanci

Gevheri
Sept. 28
ahmed akwrote:

 

Günlük hayatta toplumu kucaklaştıran İslamî davranışlar..

Bir ayet–i kerime bize şu açıklamayı yapıyor: –Allah sizden kolaylığı ister zorluğu değil!. (Bakara–185)

Ne var ki bizler öylesine zorluklar çıkarıyoruz ki, sanki İslam’ı yaşamak her adamın kolayca başarabileceği bir hayat tarzı değildir. Onu ancak farklı vasıflara sahip seçilmiş insanlar yaşayabilir, der gibiyiz bazen.

Bugün sizlere bir kısım hadislerden özetler arz edeceğim. Göreceğiz ki, İslam’ı yaşamak, hatta sevimli bir Müslüman olmak hiç de öyle zor değildir. Mutlaka şu kadar paraya sahip olacaksın, şöyle maliyeti vardır, böyle vasıfların sahibi bulunacaksın, gibi peşin şartlar söz konusu değildir.
 
Tam aksine, hemen herkes hiçbir maliyet ödemeden Rabb’inin razı olacağı ahlaka sahip olabilir. Resulüllah’ın şefaatine nail olacağı davranışları uygulayabilir.

Buyurun, hadislerin haber verdiği kolay Müslümanlığa, sosyal davranışlara birlikte bir göz atalım.

–Durumunuz müsait değil mi? Fazla sadaka veremiyorum diye üzülüyor musunuz?

Sakın çaresi yok sanmayın. Hiçbir maliyet ödemeden sadaka sevabı kazanabilirsiniz. Yeter ki, karşılaştığınız insanlara tebessümle bakın, tatlı dille muhatap olun. Sadaka sevabı kazandınız gitti. Bakın Efendimiz ne buyuruyor:

–Müminin mümine karşı tebessümü, sadakadır!

Yeter ki güler yüz, tatlı dil sizin vazgeçilmeziniz olsun. Basite alıp da mühimsemezlik etmeyin. Tebessümle bakmayı kendinize ahlak edinin..

–İstemeyerek maruz kaldığınız günahlarınızın ağırlığından kurtulmak mı istiyorsunuz?

Hiç ümitsizleşmeyin. Bu da sizin için kolay. Yeter ki karşılaştığınız dostlarınıza önce siz elinizi uzatıp musafaha yapacak kadar yakınlık gösterin, sıcak davranın. Bunun için de Efendimiz Hazretleri şöyle buyuruyor:

–İki mümin karşılaşınca biri elini uzatıp da sevgi ile musafaha ederse ağaçlardan sararmış yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür!. Evet. Bu sıcaklığı gösterin, bu sevecenliğe talip olun. Rahatladığınızı siz de hemen hissedeceksiniz..

–Sıkıntılı günlerde Allah’ın yardımını mı istiyorsunuz? Bu da mümkün. Yeter ki siz de çevrenizdeki sıkıntıya düşenlerin yardımına koşun, ilgi gösterin. Bunun için de Efendimiz şöyle buyuruyor:

–Allah kulunun yardımcısıdır. Kul, kardeşinin yardımcısı olduğu müddetçe!

–Allah’ın merhametinin size de ulaşmasını mı istiyorsunuz?. Bu da zor değil. Yeter ki siz de Allah’ın kullarına merhametli, şefkatli davranın. Bunun için de Efendimiz şöyle buyuruyor:

–Siz canlılara şefkat gösterip acıyın ki,  Allah da size merhamet edip acısın!.

–Allah’ın sevdiği kâmil mümin mi olmak istiyorsunuz? Bu da zor değildir. Yeter ki din kardeşinizle üç günden fazla küs durmayın. Bunun için de Efendimiz şöyle buyuruyor:

–Kâmil Müslüman, din kardeşiyle üç günden fazla küs durmaz!.

Demek ki kırılıp incindiğimiz, yahut da kırıp incittiğimiz kimselerle en fazla üç gün dargın durabiliriz. Daha fazlası bize de muhatabımıza da helal olmaz. Şayet kâmil Müslüman olmak istiyorsak..

–Hayırlı Müslüman mı olmak istiyorsunuz? Sakın hayırlı Müslüman olmak çok zor sanmayın. Bu da çok kolaydır. Yeter ki çevrenizdeki insanları sevin, onlar tarafından da sevilin. Hayırlı Müslüman oldunuz gitti demektir. Bu konuda da şöyle buyuruyor Efendimiz:

–Mümin çevresini sever, sevdiği çevresince de sevilir.

Bundan sonrasına dikkat edin. Hadisin devamında ikaz var:

– Sevmeyen, sevilmeyen müminde hayır yoktur!.

…………..

–Ne dersiniz bunlara? Çok mu zor, yoksa çok mu kolay?

–Çok kolay değil mi? Hiçbir maliyeti yoktur. Hemen herkes uygulayabilir.

–Öyle ise ne duruyorsunuz? İslam’ın, toplumu kucaklaştırıp kaynaştıran bu tavsiyelerini hemen uygulayın. Eksik etmeyin yüzünüzdeki tebessümünüzü. Uzatın elinizi musafaha edip tokalaşmak için.. Küs durmayın kimseyle. Yardımcı olun herkese.. Şefkatli davranın tüm insanlara.. Huy edinin bu güzel davranışları. Ahlakınız olsun güler yüz, tatlı dil. Sevin, çevrenizce de sevilin...

İşte size Allah’ın razı olup, Resulü’nün sevdiği kolay Müslüman ahlakı. Maliyeti olmayan, herkes tarafından kolayca uygulanabilen sünnet tavırlar, sevap getiren ameller...
 
 -Ahmed Şahin-
selam ve dua ile kardeşim Ramazan bayramınız mübarek olsun.
Sept. 28
 
 
RABBİM BİZE SEN  SAHİP CIK SEN  SAHİP CIKARSAN BİZİ KİMSE YIKAMAZ  AKLIMIZI KALBİMİZİ  RUHUMUZU MUHABBETİNLE  DOLDUR BİZİ    BU  DUNYADAN   AYRILIRKEN  ARKASINDA    BİR  TANE  BİLE KIRGIN   GÖNÜL  BIRAKMAYAN   MUHABBET  FEDAİLERİNDEN   EYLE   AMİN.
Sept. 19
ahmed akwrote:

http://img2.blogcu.com/images/s/a/r/sarapvesiir/begonvil_flower.jpg

Umudunu Yitirmeyenlere!..

Hayata toz pembe bakmak değil bu! Belki zor, belki zahmetli ama başka şey umutlu olmak, umutla bakmak, umudu taşımak yüreğinde.

Bu büyük gücü keşfettiği zaman, artık karamsarlık diye bir kavramı bilmez kişi. Sıkılır bazı, daralır; fakat yine de güçlüdür, sıkıntılar sarmaz onu, çünkü umutludur. Yüreği geniştir, çünkü umudun verdiği güçle dopdoludur. Bu belki çoğu insanın kolay kolay fark edemediği, burnunun ucunda olduğu halde göremediği ve çeşitli yol ve yöntemlerle ruh dünyasında oluşturmaya çalıştığı psikolojik ve manevi bir güçtür. Ne yazık ki birçoğumuz onu hissetmekten yoksun olduğumuz için yaşam içerisinde çeşitli yıpranmalara maruz kalır, hadiseler arasında duygu ve düşünce erozyonlarına uğrayarak sonu bunalımlarla, depresyonlarla biten bir yola gireriz. Onu kazanmak ve sonuna dek elde tutabilmek çok zor olmamakla beraber, sanıldığı kadar basit bir iş de değildir elbette.

Umut, çalışana görünür ancak. Emek sarf etmek lazım. Çaba varsa umutta vardır, inanç da vardır.

Umut; kararlı kılar insanı, çünkü sonuçta iyiye, güzele dair inanç vardır. İşte, umut bu inançtır, imandır. İmanın ta kendisidir, özüdür, katığıdır. İmanın gözüyle bakmaktır olumsuzluklara, imanın gözüyle meydan okumaktır hayata. Bu iman, bu inanç yürütür, koşturur, ulaştırır menzile.

Ancak çaba sarf eden, bu inançla çabalarının sonucunu alacağını bilir. Çalışmayan ise herkesi kendi gibi tembel, her şeyi kendi gördüğü gibi olumsuz ve imkânsız görür. Ve bu hastalığını etrafına yayar; başkalarına da bulaştırmaya çalışır. Aslında yapmaya çalıştığı, duyduğu vicdan rahatsızlığını bastırmak, imanî zafiyetlerini örtmek ve baştan kabullendiği yenilgi halinde, yalnızlığı yaşamamak için birtakım taraftar toplama olayından başkası değildir.

Oysa ki tarih, umudun nice zaferleriyle doludur.

Hz. Adem'in tevbesinin kabulü, Hz. İbrahim'in uzun arayışlar sonucu Rabbi bulması, Hz. Musa'nın yıllar süren mücadeleden sonra halkını Firavun'un elinden kurtarmayı başarması, Resulün azılı müşrikleri hak dinle buluşturması yüreklerinde taşıdıkları bu umut vesilesiyledir.

Bu gün de umudu bırakmamak, umudu çoğaltmak, umutla bakmak; büyük zaferler sunacaktır bizlere.

Umudu korumalı, umudu arındırmalı, umudu paylaşmalıyız.
Aldatıcı dünya!..
Kanmamak, umudu yitirmemek gerek.
Tüm kalp gözleri açık mı?
Zaman zor zaman, zaman garip zaman, zaman ahir zaman.

Zaman, Rabbe ve O'nun dinine, Resule ve onun emanetine, mücadeleye ve ardındaki zafere, umuda ve onun bekçilerine sıkı sıkı sarılma, sahiplenme ve bağlanma zamanıdır.

Bizler umudu kalkan yaparak her türlü zorluğun üstesinden gelebilir, bir birey olarak, bir toplum olarak ve bir ümmet olarak umudun mucizevi etkisiyle her türlü sorunu yenebiliriz. Yeter ki bakış açılarımızı bu yönde değiştirmeyi bilelim. Ve tabi bununla beraber, umut etmeyi hak edecek pratikler sergileyelim.

"Gevşemeyin üzülmeyin! Eğer inanıyorsanız üstün gelecek olanlar sizler olacaksınız." (Al-i İmran; 139)

Bazen imtihanın ağırlığı omuzları çöktürür ve unutturur sahip olduğumuz kutsal güçleri, ilahi yardımları ve takınmamız gereken doğru duruşu.

Vesveseler, telkinler ardı ardına sıralanır. O anda güçten, takatten düşer, yolun sonuna geldiğimizi düşünür ve pes etmeyi tek alternatif olarak görürüz. Oysaki umuda doğru tırmanırken tutunacak dallarımız çoktur.

Örneğin Sabır…
Umut sabrı içinde barındırır. Sabrı besler, sabrı büyütür. Düşeceği anda tutar elinden. Ona, güzel günleri, gülen yüzleri, mutlu gönülleri anlatır. Sabır umudun vaat ettikleri ile yaşar. Ve bu bekleyişin sonunda Rabbimizin de bildirdiği gibi, kazanan, üstün gelen ancak bu umut sahipleri olur.

Örneğin Dua…
El açıp yalvarmak, yalnız Hak'tan ummak ve umduğuna inanmak. Duanın o büyülü atmosferinde kendini bulmak, umudu en çok perçinleyen zamanlardandır ve bu zamanları arttırmak, imtihanın dar geçitlerinde şüphesiz ki menfaatimize olacaktır.

Umuda dair söylenecek çok şey var belki. Ama başka şey umudu yaşamak, yaşatmak ve umudu bir ömre yaymayı başarmak. Kişi özünde saklı servetini, yani umudunu yitirmedikçe her şeye sahip demektir. Ve hayal ettiği mutlu, huzurlu günler onu beklemektedir. Umutla kalın…

Mücella Mersan

Image

Sept. 19
by 
by 
by 
June 12

Konuşulan konu “Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...

 

Alıntı

“Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...
ALLAH'IM BENİ BANA BIRAKMA!
 
Gün, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım. “Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım.

İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi:

“Ömür nedir?” diye soruyordu.

“Ömür, bu gündür,” dedim.

Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi.

“Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.”

“Bir cümleyle açar mısın?” dedi.

“Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.”

Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası:

“Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.”

Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin...

Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz:

“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.”

Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ...

ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz...

Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:

“Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.”

EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah...

Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum.

Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin.

İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim:

Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış:

“Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136)

Fatih:

“Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş.

Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş.

Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.”

Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş:

“Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.”

İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir:

“Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.”

Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır.

ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!..

Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla.

Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan...

Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur!

Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine.

“Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Selim GÜNDÜZALP

Sevmek; kulun muradıdır

Sevmek; kulun muradıdır


Sevmek; elinde bulunan bütün varlığı sevdiğine bağışlayıp, senden sana hiç bir şey kalmamasıdır. Onun verdiğinden başka birşey almamandır. Onu da alırken sevdiğinin rızası için almandır.
Sevmek;
Aşkın nârında yanabilmek,
Sevmek;
Yandıkça insan olunduğunun farkına varabilmektir!..
Sevmek;
Kah bulutların üzerinde gezinmek,
Kah yeryüzünde sürünmektir!..
Sevmek
Delilerle sır boncuğu dizebilmek,
Her çirkinlikte bile bir güzellik görebilmektir!..
Sevmek; bıkmadan usanmadan sabırla yol beklemektir
Sevmek ; sahiplenmektir, korumaktır.
Sevmek ; şefkattir, merhamettir
Sevmek ;
Nakış nakış dokumaktır duygularını.
Sevmek ; Yaratılanı hoş görmektir yaratandan oturu.
Sevmek;
Gerektiğinde nefsine durdiyebilmek,
Sevmek;
Her şeyden önce gururunu yenebilmektir!..
Sevmek ;
Cesur olmaktır
Sevmek ;
en olmadık yerde hayatını ortaya koyabilmektir
Sevmek;
Neden ve ne olursa olsun, kin beslememek, nefret etmemektir!..
Sevmek;
Konuşmadan anlaşabilmek,
Sevmek;
Soğuk kış gününde paylaşabilmektir bir tek kocuğu,
Sevmek ;duyguların en asilidir
Sevmek; neslin devamını sağlamaktır
Sevmek;
Her karara saygı gösterebilmek,
Paylaşmayı kabullenmektir.
Sevmek;
İncinsen de, kırılsan da asla küsmemek,
Sevmek;
Sanki hiçbir şey olmamışçasına, çarpıp çıktığın kapıdan dönebilmektir!.
Sevmek;
Yetti gayri dememek,
Sevmek;
Yorulmak nedir?.. Usanmak nedir?..Bilmemektir!..
Sevmek;
Ona yürürken ayagına batan dikenlerin acısını hissetmemektir...
Sevmek;
kendi tarafından olan çoğu, az görüp, sevdigin tarafından olan azı, çok saymaktır...
Ey bütün kainatı, Sevgili Muhammed (s.a.v.)'in aşkıyla, sevgisiyle yoktan var eden Yüce Rabbim!
Bizi sensiz, yüreğimizi merhametsiz, Muhabbetimizi Muhammed (s.a.v.)'siz bırakma

AmiN

alıntı
April 30

Kimselere Diyemedim

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?


Senai Demirci
March 23

Bilgisayar ve İman

Cami imamı Abdullah hoca , resmi işlerini yaptırmak için kaymakamlığa gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda
kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesuphânallah' lar,estagfirulla h'lar cektirir
hoca efendiye, hem de peşpeşe:

CEN.NET CAFE

Cafe işleten delıkanlıya:

- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?

- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Boylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
nasıl kapandan cikamiyorlarsa, ayrı telden ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesuphanallah'
Bir 'fesuphânallah' daha çeker ve:

- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine
ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayflanır, istemeden:

- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla
hasbihal etmeye karar verir:

- Delikanlı sana bir ş ey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?

- Buyurun amca, ne soracaktınız?

- Sen Allah'i bilir misin?

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği joleli saçları, her baktığında bir 'fesuphanallah'
daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:

- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini
nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:

- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

- Bu bilgisayar ile biliyorum amca.

- Bunlarla mı? Pek anlayamadım.

- Bu bilgisayarları n varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir
teknol oji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
'Bu alet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.'
Darwin bile 'çüş lan deve' der.

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince
kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farzi muhal buranın tanrısı benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.
Internet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

-Ben Allah'ı hiçbir şeye benz etmeden bilirim amca.

- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:

- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek
istedi.

- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
kendimi yeterli görmüyorum.

- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.

- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme
yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.

İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu
soylemeli, O'nu anlatmalıyım. Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey|
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de.. - Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: NAMAZ

- Eveeet amca, NAMAZ anti-virus programlarından birisidir. Hayat sistemine kurup, gunde beş kere da bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir.

Neden ve Niçin Namaz???

Namazın bu kadar mühim, bu kadar lüzumlu olduğuna inanmayanlar bir gün utanacaklar, hemde çok utanacaklar.

İsterseniz bunu bir misalle anlatayım.

Anne karnındaki bir çocuğun ağzı vardır, gözü vardır, kulağı vardır, eli vardır, ayağı vardır. Bütün aza ve cihazatı tam tekmil verilmiştir. Halbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.

Şimdi bu çocuk:

- Ya Rabbi! dese, şu hortum bana yetmektedir. Pekiyi şu ağıza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı. Hiçbir işe yaramamaktadırlar?

Herhalde Allah’dan şöyle bir cevap alacağı muhakkak:

- Acele etme kulum, aklın almadığı şeyede burnunu sokma. Sen kısa bir müddet sonra öyle bir aleme gideceksin ki burada ‘her şeyim’ dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramıyacak, kesilip atılacak. Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeylerde en lüzumlu cihaz durumuna geçecek.

O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkarcı olarak dünyaya gelse hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini dövermi, dövmez mi?

Şuanda bizde, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız. 9 ay, 9sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı ahiret. Biz şuanda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.

Eğer biz:

- İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekata, dine, imana, İslam’a ne lüzum vardı? Dediğimiz takdirde.

Rabbımızdan şöyle bir cevap alacağımız muhakkak!

- Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir aleme götürüleceksinizki orada ‘herşeyim’ dediğiniz bu maddi hortumların hiçbiri işe yaramıyacak. Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekat gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek. Orada insanlara arabasına, parasına, servetine ve suretine göre değil; kalbine ameline ve ibadetine, namazına göre değer verilecek.

Yani namazınız, zekatınız, orucunuz, haccınız, hayır hasenatınız, ahirette sizin için herşey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, villa olacak, havuz olacak, senet olacak, berat olacak, uçak olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.

Eğer biz bilgiçlik eder, fen ve teknik asrında olduğumuzla şımarır, Rabbımızın hikmet lisanıyla buyurduğu bu gerçekleri kabul etmez, ibadetsiz bir tenbel veya bir inkarcı olarak ahirete gider, gerçekleri görürsek utanmazmayız? Hakikaten herşeyim dediğimiz hortumlarımızın, yani arabamızın, apartmanımızın, paramızın, pulumuzun hiçbir işe yaramadığını müşahade ederek, ibadetlerin herşey olduğunu anlasak o anne karnında ağzı lüzumsuz gören çocuk gibi mahçup olmazmıyız? Dizlerimizi dövmezmiyiz? Keşke inansaydık, keşke namazımızı kılsaydık, orucumuzu tutsaydık, zekatımızı tam verseydik, Allah için yaşasaydık, eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’ın yolunda yürüseydik demezmiyiz?

Pişman olacağın, dizlerini döveceğin o gün gelmeden aklını başına al...


(Niçin NAMAZ, Vehbi Karakaş, S70-72)



March 04

herşeyde bir hayır vardır...

Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kurtarmasını için...

Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı! "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında… Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek.
February 20

sevgi nedir???

Sevgi doğuş
Sevgi oluş
Sevgi duruş
Sevgi hasret
Sevgi özlemdir
Sevgi umut
Sevgi çare
Sevgi ölüm
Sevgi kalım
Sevgi isyandır
Sevgi barış
Sevgi yarış
Sevgi ermek
Sevgi Yunustur
Sevgi Mevlana
Sevgi Fuzuli
Sevgi Nesimi
Sevgi Ali
Sevgi Osman’dır
Sevgi Leyla
Sevgi Mecnun
Sevgi Ferhat
Sevgi Şirin’dir
Sevgi duygu
Sevgi tutku
Sevgi utku
Sevgi hikemdir
Sevgi insan
Sevgi kan
Sevgi damar
Sevgi fikirdir
Sevgi feda
Sevgi vefa
Sevgi yalnız
Sevgi doğruluktur
Sevgi vuslat
Sevgi hicret
Sevgi gurbet
Sevgi çöl
Sevgi yolculuktur
Sevgi yürek
Sevgi İbrahim
Sevgi yakan
Sevgi ateştir
Sevgi türkü
Sevgi şarkı
Sevgi beste
Sevgi şiirdir
Sevgi kalem
Sevgi selam
Sevgi barış
Sevgi esenliktir
Sevgi çiğdem
Sevgi menekşe
Sevgi sümbül
Sevgi gonca
Sevgi güldür
Sevgi eylül
Sevgi hazan
Sevgi hicran
Sevgi hüzündür
Sevgi diriliş
Sevgi bahar
Sevgi tomurcuk
Sevgi kelebek
Sevgi çiçektir
Sevgi damla
Sevgi su
Sevgi yağmur
Sevgi rahmettir
Sevgi dağ
Sevgi deniz
Sevgi öteler
Sevgi evrendir

SEVGİ HERŞEYDİR...
January 19

Ey yar...Vuslatım ömrüm kadar...

Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı…

İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulcaİki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine
Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…

Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! Ağzım yalan ve küfür kokuyor, ellerim boşlukta, ayaklarım sabit ve prangalı, beynim SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!

Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz Hasan ve Hz Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan

Ama çok şükür ki ben;

Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!

Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!

Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!

Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!

Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi
SEN Gel ki hicranım dinsin!
EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!

Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem
alıntı
January 11

yürüyeceksin



Sen yürüyeceksin…

Sen ağlayacaksın,belki horlanacaksın, belki dışlanacaksın ama, sen yürüyeceksin..

Kimi zaman nefsin karşına çıkacak,kimi zaman çevren, kimi zaman ailen, kimi zaman gücü elinde tutanlar.. Ama sen yürüyeceksin…

Belki anlamak istemeyecekler seni… Belki anlamazlıktan gelecekler… Belki gülecekler, belki küçümseyecekler ama, sen ’a dayanacak ve yürüyeceksin…

Belki güvendiğin dağlara kar yağacak, belki belki tuttuğun dallar kopuverecek ama sen Rabbine güvenip yürüyeceksin…

Belki sürüleceksin, belki taşlanacaksın,belki dışlancaksın, belki yalnız bırakılacaksın ama sen Rabbinin birlikteliğini bilip yürüyeceksin…

Kimi zaman düşeceksin,kimi zaman çelme atacaklar ayağına, kimi zaman set çekecekler,yorulacaksın kimi zaman fakat, yoluyun yüceliğini bilecek, bismillah diyecek ve yürüyeceksin.

Kırılacaksın belki, kıracaklar kimi zaman seni,için belki kan ağlayacak ama sen hasbiyALLAH diyecek ve yürüyeceksin.

Duranlar olacak, yolu terk edenler, belki yoldan çıkanlar, belki yolda saraylar yapanlar, belki geri dönenler ama sen yürüyeceksin.

Ağlayacaksın belki, belki ağlatacaklar seni ama sen gözyaşını azığın yapıp yürüyeceksin.

Belki kıymetin bilinmeyecek, belki kadir kıymet bilmezler kıymet bilmeyecek, belki halin sorulmayacak, belki vefasızlar seni unutacak ama, sen ev vefalı dostun yolunda yürüyeceksin.

Eğilenler olacak, belki yolu satanlar ama, sen dimdik yürüyeceksin.

Yolda yalnızım sanma, yürüdüğün yollu sakın başa kakma bil ki bu yolun yolcularının dostu ’tır…

Bismillah de, hasbiyALLAH de ve yürümene devam et… Elbette ulaştırılacaksın varılması gereken yere bir gün…
November 17

rabbim sevgin çok büyük

allahufn0
 
Seni tanıma mutluluğunu, Seni dost edinme mesutluğunu yaşayamayanlara üzülüyorum...
Onların elleri açılmak istemiyor mu Sana? Onların kalpleri hiç mi özlem duymuyor Sana?

Onların dilleri Sen in adını zikretmek istemez mi?

Onların bütün uzuvları Seni ister biliyorum ama nedir onlara bu hasreti çektiren, nedir Sana kavuşmalarını engelleyen?

Nedir onları Sen den alıkoyan?

Ey güzeller güzeli Rabb im,
Ey Allah(c.c.) ım!
Ey duaları geri çevirmeyen Rahman!
Sana bütün gücümle, bütün kalbimle ve kalbimin tercümanı olan gözyaşlarımla yalvarıyorum.
Seni tanımayan biçarelere de göster kendini. Tattır onlara sevgini...
Bilsinler ne büyük bir aşk olduğunu.
Bilsinler Senin alemlere Rahmet olan Resülünü.
Bilsinler Senin affediciliğini. Onlar da gelsin Senin mağfiret kapına.
Onlar da istesin Seni bizim istedigimiz gibi...
Rabb im hayatında hiç Sana ibadet etmemiş, içinde hiç Allah(c.c.) aşkı olmayan,
imana susamış ama susuzluğunun kaynağını bilmeyen bu insanlara hidayet nasip et ne olur!

Ne olur Allah(c.c.) ım

Senin içime koyduğun sevgiyle sevdim ben onları. Senin rızan için arkadaş dedim onlara.

Rabbim ben sadece bu dünya için sevmiyorum.
Sevdiğim herkesi ahirette de birlikte olayım diye seviyorum.
Sana gelirken onlarla birlikte geleyim diye seviyorum. Yani Yunus gibi herkesi Sen den ötürü seviyorum...
Allah(c.c.) ım! Ya sarılırsa yakama, ya bana derse o Büyük Günde, Neden anlatmadın bana Rabbini?
Neden anlatmadın bana cennet-cehennemi? Neden Rahmet Peygamberinden söz etmedin?
Neden bu ilahi düğüne beni de davet etmedin?

Sen benim arkadaşım değil miydin?

Hani arkadaşlar birbirlerine herşeyi anlatırlardı. Sen bana neden anlatmadın?

Bana neden bugünden haber vermedin? Neden, neden, neden?
Allah(c.c.) ım! Ben ne yaparım bu soruların karşılığında? Ne cevap veririm, nasıl dayanırım?

Omuzlarım kaldırır mı bu yükü?
Öyle bir yük, öyle bir yük ki Sana ve Resülüne kavuşmanın sevincini yaşatmayacak bana.
Çünkü bir şeyleri eksik bırakmışım ben dünyada. Haketmemişim ben bu sevinci..
Tam Sana kavuştum derken bu arkadaşımın hakkının altından nasıl kalkarım,
nasıl öderim bu vebali?

Rabbim Sen istersen, Sen ol dersen ne olmaz ki! Allah( c.c.) ım onları da aramıza kat.
Onları da Sana yönelt. Onlar da sevsin Seni. Seni sevince zaten bulacak bütün güzelliği,
bütün doğruluğu.

Seni sevince ölümü de sevecek, peygamberleri de sevecek. Herşeyi, herkesi sevecek.
Seni seven neyi sevmemiş ki? Ben acizim, birşey yapamıyorum duadan başka.
Elimden fazlası gelmiyor. Senin sevgini yine ancak Sen koyarsın onların kalbine.
Sen yöneltirsin onları Kendine.

Allah(c.c.) ım! Yapabildiğim tek şey şu anda gözyaşlarımla birlikte elimi açıp sana yalvarmak.

Yalvarıyorum hidayet nasip et onlara.
Asıl mutluluğu ver onlara ve onlar gibilere...

Ver onlara Allah(c.c.) ım sevgini!
Yağdır Rahmetini!

Ve beni de bütün Müslüman kardeşlerimi de affet Rabbim.

affet Rabbim...

affet Rabbim...

affet Rabbim...
November 15

Sorma Bana Hangi Aşk Diye

Sorma Bana "Hangi Aşk" Diye
Aşk…
Namlusu kalbime doğrulmuş…
Tetikte bekler…

Barut değil, gül kokusudur sızan…

Ya Rabbim!…
Senin sevdiğindir sevgilim…
Düşmanın; düşmanım!
Bu, benim inancım…
Ve aşkım…

“Yaratılanı sevmek; Yaratandan ötürü…”
Sevebilmek…
Sevgiyi Yaratandan ötürü…

Derviş; aşk adamı…
Dergah; aşkhane…
İbadet; sevgiliye muhabbet…

Su nasıl kaynar gönül ateşiyle?…
Çiçeklerin zikri nasıldır ve kimler duyar?
Ve Ferhat’ın dağları erittiği ateş, Şirin’in aşkından ibaret midir?

Sorma bana “Hangi aşk?” diye…
Ve aşktan korkma!

Bir göz açıp kapayıncaya kadarsa ömür…
Aşk sonsuz olmalı…
“Aşk nasıl sonsuz olur?”
Bunu sormalı…

Aşk…
Namlusu kalbime doğrulmuş…
Tetikte bekler…
Barut değil, gül kokusudur sızan…
Gül kokusu;
Bulur doğruyu…

Namlu kalbime dayanmış…
Sorma bana “Hangi aşk?” diye…
Ve tetik;
Titrer durur “Allah” diye…

MURAT BAŞARAN

 

November 04

seni özlemek...

1864

 

October 14

Aşk

Aşk herşeyi tek bir şeye bağlar..
Aşk, BİR' i görmek, BİR'i istemektir..


Bir dil-rübâ'ya düştü gönül, mübtelâsı çok
Aşkın safası yok değil ammâ cefası çok..

( Yahya Efendi ks. )

 

Hz. Mevlana (k.s) buyurmuş ki:
"Aşk davaya benzer, cefa şahide. Şahidin olmadan davayı kazanamazsın ki..."
October 12

"A"yn "Ş"in "K"af (3) عشق

Şafakta ağlaşan umutlar
Avuçlarında beslediği korlarla nutuk çeker
Ölünesi düşlerle örselenmiş toprakta
Şakaklara dayanmış rüveyda hançerin sancısı,
Mehtapta yakamozun meramını anlatır
Ayn, Şın ve Kaf…

Kurşuni sözlerden arındırılmış
Firak zincirlerin ölüme tahammülünde
Üşüyen çiğ tanelerinin nedâmetidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Zindanın buhranına aldanmayıp
Boşluksuz kuyulara atılan
Serçe yüreğinin titremesidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Sedef sedef açılan
Nazlı kelebeklerin kanat çırpması
Sükûta bulanmış nefeslerle
Soluk soluğa kaldığı bir muştudur
Ayn, Şın ve Kaf…

Müebbet özlemlerin mahzun yazgısı
Hasretle bekleşen kumruların şarkıları
Ateşin ortasında gülistanı sulayan yaşların
Neşteri kanlanmış acıların isyanlarına
Vefa gösteren darağaçların çığlıklarıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

Yılgın akışların tortularında birikmiş lavlarla
Mezarları utandırma pahasına
Yağmur damlalarında yeşermiş umuttur
Ayn, Şın ve Kaf…

Kanlanmış gözyaşların aforizmasıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

Konuşulan konu Vermek O’nundur, almak O’nun. Vermek dilediğinde, istemek verir, hakkıyla isteyene açar hazinesini..

 

Alıntı

Vermek O’nundur, almak O’nun. Vermek dilediğinde, istemek verir, hakkıyla isteyene açar hazinesini..
NİCELERİ BENİM SANDI...
sen_olmadany1pKZZ97toV1X3b9bHX44pRHMOuBK77Unm_vyLHxWhYp8kxUtLSmrcO6DhyrlpHu0KjMF1BvzSWmJ8y1puxf3mxg0h24ooLxcjraB0xxfYjJ4RNbCp_Y_CZpGuTxMOnlPMGPVj33RHnHpOvIA82OowWKuRa4
Başlamak cesaret ister. Sağlamlık, birikim ve güç ister.

Başlamak, herkesin işi değildir. Her başlangıç, cesur bir adım ister. Cesur bir adım varsa atılacak, üstünde gidilecek dosdoğru bir yol ister.

Yanlış yolları adımlamak cesaretle, cahilliği gösterir her seferde. Sonu hüsran olur yanlış yolların. Sonu, harcamak olur koca bir ömrü...

Aydınlık seferlere açmışken, aydınlık yollar bağrını, ey cesur adım sahibi girişimciler! Başka yollara, göz ucuyla bile bakılmaz.

Herkese “Hadi başla” demez Rabbim. Herkese cesur adımlar atacak ayaklar vermez. Kıymetini bilerek bu nimetin, nankörlük etmeden, O’nun verdiği güçle, O’nun yoluna hizmet etmek gerekir.

“Ne güzel konuşuyorsun” diyorlar, inanma! Ses senin değil, dil senin değil! Kelimeleri sen sıralamıyorsun. Sahibinin tüm bu güzellik. Almak isterse alır.

Benim değil duyduğunuz ses! Benim değil aldığım nefes! Sahibinin...İstediği anda almaya kâdir olanın.

Ses dediğin nedir? Gırtlağına bir tümör musallat ediverir Rabbim, ânında kaybedersin. Dil dediğin nedir? Kaslarına bir gevşeklik getirir de Allah, döndüremezsin.

Sözden sorarsan, Rabbim izniyledir sıralanışı. O dilemezse, adını bile söyleyemezsin.

O’ndan gelir bütün lütuf, O’ndan gelmesi gibi cefanın. Hepsinde bir ayrı hikmet! Takdir edip, hakkıyla, çoğu zaman bilemezsin!

Başlamak cesaret ister. Sağlamlık, birikim ve güç ister!

Herkese nasip olmaz “Hadi bismillah !” demek! Rabbim, dilediğine söyletir, dilediğine verir gayreti.

Vermek dilediğinde, istemek verir. Hakkıyla istemeyi bilene açar hazinesini. Geniştir lutfu. Büyüktür rahmet denizi. Dileyeni alır içine, hatta dilemeyeni bile, farkında olmadığı hazinelerle zenginleştirir.

Sanma ki kahırdır, sanma ki zulümdür ondan gelen. Yalnızca hakkıdır, hak edenlerin. Gelen cefa hakkımızdır. Zulüm değil, karşılıktır.
2262788821_fd31aba3af2908809249_5aa07a99f4allahcc3ht
Hayırsız evlada vurulan tokat, şefkatten uzak mıdır?

Sevgiliye sitem etmek, onu sevmemek midir?

Tembel öğrenciye zayıf not veren öğretmen, zalim midir?


Zulüm yok! Adalet var! Hak’tan halka yalnızca, şefkat dolu bir mesaj var. Okuyabilen mesut. Okuyamayanda bir hayret! Ne oluyor?! Neden oluyor?!

Bu hayret bile rahmet. Nedenini sorup, öğrenmek için...

Her şeyin boş ve yalan olduğunun anlaşıldığı o noktada, aslında hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını da anlamak ne saadet!...

Laf dinlemeyen yavrusuna olanca şiddetiyle kızıp vururken, kendi laf dinlemez halini unutuverip, gelen belalara isyan etmek ne cahillik!

Nimete isyan, kadere isyan...

Emre uymadan, uyarıları duymadan, hayırlı olmadan, yalnızca istemek... Sınırsızca, kayıtsızca,daima ve mutlaka istemek.

Oysa bulmadan önce aramak, aramadan önce ihtiyaç duymak vardır.

Muhtaç olduğumuzu bile, O’nun kudretiyle biliriz. Muhtaç olduğumuzu, gerekirse bir süre ertelemeyi ve bulunca şükretmeyi, O’nun kudretiyle biliriz.

Ama unutup bazen “Ben” deriz. Hep “Ben”deriz.”Ben yaptım, ben söyledim, ben verdim, ben kazandım, ben,ben var ya ben!...”

Hey gidi ben!

Sana acıyorum. Aslında ne acizsin. Acizliğini bile göremeyecek kadar aciz... Kaslarındaki kuvveti bir alsa Allah, günde üç-dört kez etrafı pisletirsin de, haberin bile olmaz!

Böbreklerin iş yapmasa, idrar torban sıkışıp haber vermese, tuvalete gitmeyi bile akıl edemezsin!

Miden sinyal vermese, acıktığını da doyduğunu da anlamazsın!

Sen nesin ki? Sen kimsin ki?

Ne güzel gözlerin var derler sana. Senin mi sanırsın o gözleri? Onlar yaratılırken katkıda bulundun mu? Sordular mı sana, “Rengi ve biçimi hakkında nasıl bir tercihiniz olur?”diye...

Hiç uğraşmadıysan, hiç karışmadıysan, nasıl hak iddia edersin o gözler için? Nasıl “Benim gözlerim” dersin?

Nasıl övünürsün gözlerinle? Ne hakla övünürsün kaşlarınla? Nasıl övünürsün boyunla?

Sen ne yaptın ki onlar için? Hiçbir şey!

Emeksiz övünmek de ne oluyor, emeğiyle bile övünmemek gerekirken?..

caps4ce9crows_by_moniqeeILoveAllah2
Kudretiyle yaratan Rabbim!

Kudretinle, verdiklerinin emanet olduğunu da hatırlat!

Bir trafik kazası, benim sandığım bacağımı kestirebilir!

Bir gırtlak kanseri, benim sandıkları sesimi alabilir!

Bir nezle, bir grip bile yataklara düşürebiliyorken insanı, ne bu gurur, ne bu hal ey insan? Kendini ne sanıyorsun?..

Güç O’dur! Güzellik O’dur! Şefkat O’dur! Kaş O’nundur, göz O’nundur, el, kol, bacak O’nun. Ses O’nundur, söz O’nundur, ağız, dil, kulak O’nun.

Yalansın sen, yalan dünya gibi...

Bu yalanı görmek nasip olmaz herkese... Hayırlı son nasip olmaz herkese... Hayırlı bir adım ile başlamanın nasip olmadığı gibi...

Vermek O’nundur, almak O’nun. Vermek dilediğinde, istemek verir, hakkıyla isteyene açar hazinesini.

Takdir, çalışanındır. Ödül, kazananındır, ceza da...

Sanma ki zulümdür ondan gelen... Yalnızca hakkıdır hak edenlerin. Gelen cefa hakkımızdır. Zulüm değil, karşılıktır. Şefkat dolu bir tokattır!

Gözlerimi kapattım. Yine de gördüm. Duyduklarım bir resim olup canlandı hayalimde.

Kulaklarımı tıkadım. Hayalimdeki o resim, yine de silinmedi. Anladım ki, ne gören gözdür, ne duyan kulak...Akıl, resimleri çizer. Akıl acı verir ve mutlu eder akıl... Ya aklı kim verir?

Nasıl övünürsün gözlerinle? Nasıl övünürsün aklınla?

Veren Allah değil mi? Almayı bile bilmediğin zamanlarda sana veren onları, kim?

Bir gecede aklını kaybedip, sabaha deli çıkanları hatırla.

Bir anlık korku ile dili lâl olanları hatırla!

Bir kaçılmaz hastalık yüzünden, âmâ kalıverenleri hatırla!

Tığ gibi yiğit delikanlının, akşam yatağına yatmadan önceki o canlı, o hayat dolu halini ve sabaha yıkanan cenazesini hatırla!

NİCELERİ KENDİSİNİN SANDI.

Niceleri sahiplendi emaneti.

Sarı saçlarıyla hava atardı. Saçkıran olalı iki yıl geçti.

İpek gibi cildim var diyordu. Halbuki dört-beş aydır yüzünde sivilceler çıkıyor da, doktorlar çare bulamıyorlar.

Malı mülküyle pek övünürdü. Son depremde sahip olduğu bütün binalar, kağıt helvaya döndü.
“İlah benim !” diyordu Nemrut, bir sineğe güç yetiremedi de, başını duvarlara vura vura öldü.

NİCELERİ BENİM SANDI....

AMA O’NUN OLDUĞUNU, ER GEÇ, ÖĞRENDİ HERKES!

NESLİHAN NUR TÜRK
kopyasnormalasligulneslcc9nnnm76590a2105
 
www.hossada.biz alıntı

"A"yn,"Ş"in,"K"af (2)

"Yaşadıklarını üç harften görenler, çözemezler gizini. Bilmezler ki ayn'ın içi Cennet, şin'in içi Cehennem ve kaf'ın içi de Araftır... "


Bu gece yıldızları saydım senin için. Uykusuzları saydım; sevdasından, derdinden, dermanından ya da bilemediğim türlü imtihanından dolayı gözlerini kapatamayanları saydım bu gece. Etrafında pervanelerin seyr-ü seferini gördüğüm ne kadar şule-feşan varsa, sana yaktım. Zordu inan, tüm ışıklarını söndürmüşken bana; debdebesiyle tir tir titrediğim ateşler yakmak sana.

Bu imkansızlık hüznünün dehlizlerinde kaybolarak, içimdeki bitimsiz korkuyla bağırarak dökmüyorum sahipsiz benliğimi Yaradana. Hafi bir zincirle düğümlüyorum dilimi. Çözülürse yanacağım sanki, eriyecek ve biteceksin sen de, taşıdığım can gibi.
Haliyle sakinleşmiş, kal ehlince vazgeçmiş lakin hal ehlince sabr-ı sukuna ermiş bir aşığın gördüğüdür gözlerim. Şimdi, ne bilecek bakıp da görmeyen ehl-i kibir, sevgilinin gamzesiyle gam/zede aşığın halini.
Sevgili katında yaş tüketmek demek, demirden havanlarda sabırdan nehir kenarlarında dövülmek, yumuşamak ve dahi temizlenmek demek. Her gün doğumunda Yusuf'u kaybedip ve her gün batımında yeniden bulmak lakin ne feryad edip ağlamak ne de sevinçten çılgına dönmek demek. O belde-i mukaddeste bulunmak demek, her çark edişinde yalan dünyanın, asude bir meşk-i hayale dalıp; ruhu bedenden ayırmak, seyreylemek hikmet deryasına çağlayan nehirleri ve dahi kaybolmak sularında ama asla boğulmamak demek.

Ahir zaman aşkları!

Yaşadıklarını üç harften görenler, çözemezler gizini. Bilmezler ki ayn'ın içi Cennet, şin'in içi Cehennem ve kaf'ın içi de Araftır. Cennete gönüllü sürgün, metrelerce kuyrukla girenler, sıra aşkın Cehennemine geldiğinde koşarak kaçarlar. Lutuf penceresini açmadan yola koyulurlar.

Ve Araf.

Ah Araf! Ah kaf dağının gizi ve Zümrüd-ü Ankanın varisi. Ne tatlı dil, ne sert bakış. Ne gerçek ne yalan. Ne var ne yok. Araf gözlerin gibi, benim Arafım senin adın!!!

"A"yn,"Ş"in,"K"af

1581899
 
 
Ayn,şin,kaf:Aşk...

Aşk var olma sebebindeki gizemi çözmek...Çok özel ve güzel olan Rahman'da bakileşen, insanda acının oluşturduğu bir olgunlaşma...Dem-be-dem O'nunla beraber olmak...Her lahza özlem duymak, varlığı karşısında yok olmak...

Ayn...
Şin...
Kaf..

...AŞK...


Hz.İbrahim in ateşe atıldığı zaman ki teslimiyettir,
Hz.Eyyub un hastalığa karşı sabrıdır, zaferidir,
Hz.Davud un sesidir, eliyle demire şekil vermesidir,
Hz.Musa nın kızıldenizi ikiye bölen asasıdır
Hz.İsa nın kokusunu bile hissettiği Son Peygamber i müjdelemesidir
Hz.Muhammed in a olan teslimiyetidir
Hz.Muhammed söylüyorsa doğrudur diyen Hz.Ebubekr in sadakatidir
Hz.Ömer in adaleti bile hayran bırakan adilliğidir
Hz.Osman ın şeytanı bile utandıran hayasıdır, edebidir
Hz.Ali nin cesaretidir, ilmidir
Hz.Hüseyin in haksızlığa karşı yürümesidir, şehadetidir
Hz.Yunus un cenneti istemeyip a "Bana Seni gerek Seni" demesidir
Çöllere düşen Mecnun un gözlerinin dağlanmasıdır
Bülbülün güle ötüşü, ölen sahibin başında bekleyen attır
Ezan-ı Muhammed-i okununca felaha, kurtuluşa, namaza koşmaktır
Kur'an-ı Kerim okununca anlamasan bile onu kalbinde hissetmektir
Gönülden gelen bir Kelime-i Şehadettir

ve Rasulunun adı anılınca göz yaşı dökmektir
İSLAM ı doya doya yaşamaktır.
Aşk; Sadece kuru bi sevgi yada sonu belli bir macera hevesi değildir,
Cânân'la bir CAN olmaktır, onu hergün daha fazla sevmektir,

Aşk; sadece seni seviyorum demek değil,
ALLAH için sevmektir..

September 30

bir bayram hikayesi... Çocuk ve elbise...



Yaşlı adam bir konfeksiyon mağazasının vitrine uzun uzun baktıran sonra
ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek “Küçüüük!”
diye seslendi , “Bana biraz yardımcı olur musun?” Çocuk, hafta
sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen
arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler tek
kelimeyle dökülüyordu. Yaşlı adam çocuğu, saçlarını aksadıktan sonra
“Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim. Bakalım üzerine uyacak mı?” dedi.
Çocuk bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi.
Onunla birlikte mağazaya girerken ilk önce rüya da olup olmadığını, daha
sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.
Genellikle aile deki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen
giyecekler elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır,
birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine
yamanırdı. Ama her zaman hasta dedikleri babasının ne kadar zor para
kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdiyse
ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik bayram a üç gün kala… Çocuk
yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde büyümüş olduğunu ilk defa
fark etti. Hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık
üşümeyecekti. Çocuk misketleri onun cebine bıraktığında iyice keyiflendi,
irili ufaklı misketler gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.
Demek ki her bir cep en az elli misket alabilirdi. Yaşlı adam çocuğu sağa
sola döndürdükten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş
tamamlandığında tezgâhtara dönerek “Elbiseleri torunuma alıyorum.” Dedi,
“Kendisine sürpriz yapacağım için onları bu çocuğun üzerinde denedim.”
Çocuk bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama
artık büyüdüğüne göre bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa
baktıktan sonra üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara
fırlattığı eskileri giydi. Adam elbiselerin torununa uyacağından emindi.
Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde onu
yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı. Çocuk
arkadaşlarının yanına döndüğün de bir kenara çekilerek onları seyretmeye
koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları, “Niçin
oynamıyorsun?” diye sordular, “En güzel misketleri sen kazanmıştın.”
Çocuk
inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken
“Misketlerim bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi.” Dedi, “Bu
yüzden onları bayramlık kabanımın cebine sakladım!”
September 18

namaz...

Bir gece kalkarsınız
Çünkü bilmediğiniz bir şey uyandırmıştır sizi
Gecenin yarısında ve en sessizinde.
Ve hemen anlarsınız
o şey namazdır.
Besmele çekersiniz,
ve abdeste koşarsınız,
bütün azalarınızla...
Gecenin o zifiri karanlığında
abdestin nuru aydınlatır
odanızla beraber alnınızı, kalbinizi,
Doldurur nurla içinizi...
Ve dün geceden sizi bekleyen seccadeniiiiz, tesbihiniiiz...
Usulca aralarsınız dolabın kapısını
Alırsınız seccadenizi tesbihinizi...
Elleriniz değince tesbihinize, seccadenize
Dokunur seccadeniz, tesbihiniz kalbinize...
Ve yavaş yavaş açarsınız kat kat seccadenizi,
Korsunuz yanıbaşına katlanmiş tesbihinizi...

Sanki o anda kat kat açılan seccadeniz değil de
Yedi kat semanın kapılarıdır size...

Ve niyet edersiniz

Rabbim
Allahım
ey Rahman
ey Rahim dersiniz
Affımı diliyorum
Huzuruna kabulümü umuyorum
Miracımı istiyorum
Kabul eder misin? divanına durmamı
Kabul eder misin? huzurunda ellerimi bağlamamı, kıyamımı, kıraatımı...
Ve bana yardım eder misin?
rukümla senin önünde eğerken nefsimi

kalbinizin en sessiz ama en derin yerinden
Allahım dersiniiiz
Ve dudaklarınızın arasından dökülüverir sessiiiz haykırışınız:
Dizlerim, ellerim ve alnım hep beraber yere değdiğinde
Secdeye vardığımda
Nasiplendirir misin?
bu günahkar kulunu azıcık ta olsa rahmetinden
Evet, biliyorum buna layık değilim
Her gün, her saat, ve her dakika günah işliyorum,
sana isyan ediyorum,
sana karşı geliyorum.
Ama yine de bunu istiyorum
Pişmanım
Kusurlarıma, eksiklerime, hatalarıma, günahlarıma
Söz veriyorum sana,
tevbe ediyorum
pişmanım
Bir değil, yüz değil, biiin defa tevbe ediyorum günahlarıma...


Allah en büyüktür dersiniz
Bırakırsınız arkanızda bu dünyaya ait her ne varsa
Ve başlarsınız namazınızı edaya
Artık önünüzde sadece kabe ve bir de o serdiğiniz seccade vardır...
Ve sanki başınızın üstünde
uçmasından korktuğunuz bir kuş varmışcasına kıyamda durursunuz
Hiç kıpırdamadan...
Ellerinizle birlikte bağlarsınız
Rabinizle aranızda bir bağ...
Okursunuz kitabınızı, Kur'an'ı Kerim'i...

Şimdi kaçar sizden şeytan, en büyük düşman
sizinle birlikte eğilir
Gün boyu savaştığınız nefsiniz...

Eğilmişsinizdir fakat bir o kadar da yükselmişsinizdir
Huşunuzla göklere erişmişsinizdir
Artık kalbiniz farklı atmaktadır
Ruhunuz özgürdür


Heyecanınız artmıştır
Çünkü sırada secde vardır Rab'le buluşma anı vardır
Bırakıverirsiniz secdeye usulca
Sırasıyla dizlerinizi, ellerinizi ve alnınızı.

Yavaş yavaş
Usul usul
karanlık geceyle birlikte fısıldarsınız:
Sübhane rabbiyel ala
Sübhane rabbiyel ala
Sübhane rabbiyel ala...

İçiniz dolmuştur
Çünkü kalbiniz mutmain olmuştur

Ve en sonunda başınız öne eğik oturursunuz
Tahiyyatı okursunuz
selam sana
dersiniz
ve rabinizin selamını alırsınız
sonra Fahr-i kainat efendimizi
yönünüzü döndüğünüz
kabenin mimarı İbrahim (a.s)ı selamlarsınız
Ve sonra yine selamlarsınız
Gece gündüz hep sizinle olan
Amellerinizi yazan
Sizi koruyan meleklerinizi

yavaş ama bir o kadar da sessiz...
çünkü vakit seher her şey sessiz

Artık namazınız bitmiştir
elleriniz açılmıştır
vakit dua vaktidir
kalbiniz bir bir sıralar dualarınızı
der amiiin
sessiz dudaklarınız
yatakta bıraktığınız uykunuz
banıbaşınızda melekleriniz
önünüzdeki seccadeniz
ve bir de tesbihiniz

Konmuştur açılan ellerinize
affınız,istekleriniz, arzularınız
dolmuştur kalbinize
huzurunuz, sukunetiniz ve mutluluğunuz

fincanın ummana sevdası...





Sevgili,

Korkuyorum…
Seni bulamamaktan, bulduğumu sanmaktan, bulup da kaçırmaktan, bulduktan sonra hakkıyla yaşamamaktan korkuyorum. Bulmayı arzulamak ne kadar karşı konulmaz, bulmak ne kadar uzak…
“Bulma”yı umut etmekse; hayat kaynağım, dayanağım, varlığım…

Sana kavuşmak ne kadar “var olmak”sa benim için, seni kaybetme korkusu o kadar “yok olmak”.
Ne varlığımdan eminim ne de yok olduğumdan. Bu masalın sonu nerede, nasıl biter, murada erer-miyim bilmiyorum…
Sevgili, içimde gamlı bir sonbahar ezgisi…
Hasretim dağlarca omzumda…
Hasretim, ağzından alevler saçan ejderha…

Ah, bu ince sızı!
Ah, “bu sebepsiz hüzün”!
Ah, tüm ayrılıkların acısını yüreğime taşıyan,
Adını bir türlü koyamadığım kara sevda…
Ağlamak, kelimelerin ardına sığınmak, çözüm değil.

Sevgili,

Demişsin ki:
“Ne yere ne de göğe sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım”.



Kalbime baktım minicik bir fincan,


Senin aşkın sonu olmayan engin bir deniz, uçsuz bucaksız umman.
Fincan denize müştak, ummana sevdalı…
Aşkın, yaralı kalbime şifa…
Aşkın çok ağır…
Kalbim şu haliyle bu yükü kaldıracak kalp değil…
Bana senin yükünü, hakkıyla taşıyacak kalp ihsan eyle…
(Âmin)
September 03

hadi, hazır mısınız???

Haydi artık sözler sükut etsin..vuslat anı..
Hadi hazır mısınız...?

Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru.
kapatın gözlerinizi..

aydınlığınız gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun..
göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.
yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..

Işte dost nedir bilmek mi istersiniz..
menfaatsiz..
korkunuz olmayacak..
acaba demiceksiniz..
acaba ben onu sevsem o da beni sever mi korkunuz olmıcak yüreğinizde
çünkü O vaat ediyor..
severseniz severim..

ne güzel değil mi sevginize karşılık bulmak..
sevginizin karşılıksız kalmıcanı bilmek..

şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta.. onca sevgiliye bir çare bir derman..
yürek yakmayan.. yüreğe serinlik veren bir dost..
vedud olan bir dost..
rahman olan bir dost..
rahim olan bir dost..
gafur olan bir dost..
sözünde sadık olan bir dost..
surete değil sirete bakan bir dost..

Dost.. dost.. dost.. diye inleyene
Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost..

Ben seni sevdim diyene
gel kulumsun diyen bir dost..

suretimle.. maddemle değil.. yüreğimle acziyetimle geldim diyene
rahmetinle.. şefkatimle.. inayetimle karşılandın diyen bir dost..

Haydi
yandıysa yüreğiniz..
yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi..
sevginiz hep sevgisiz kaldıysa..
yüreğinize değer verilmediyse..
artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız

serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru.
kapatın gözlerinizi..
aydınlığınız gönlünüzdeki O''göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.
yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..

O dost ise yürekte serinlik var
O dost ise yürekte huzur var
O dost ise yürekte coşku var
O dost ise yürekte yürek var...

Ve O.. eğer O sevgili ise aşık olunan ise..
İşte o zaman yürekte olana tarif yok..
İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok..
İşte o zaman yürekte olanı söylicek dil yok..
İşte o zaman O var..
ve O var ise..

Haydi artık sözler sükut etsin..
bırakın yürekleriniz konuşsun..

Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun..
göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun..
yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun..

sevgilinin size nasıl tecelli ettiğini işte o zaman.. işte o zaman anlıcaksınız..

ve işte o zaman anlıcaksınız
O dost ise her şey dost
O sevgili ise her şey sevgili...

“. . . . .” Buraya Onun Adını Yaz...

Kimin mi?

Hani o, seni en çok üzenin, en kızdıranın..

Eşin belki..Belki de annen-baban..
Ya da kardeşin, komşun, en iyi arkadaşın..
Artık, seni inciten ve de “kıymetlin” her kimse, işte onun..

Yaz adını buraya; “. . . . .” ve ekle;

“. . . . .” Öldü! Yok artık!

Ne bir daha bu eve gelecek, ne telefon edecek, ne de bir daha karşılaşacağım onunla!

Artık “. . . . .” Yok! Öldü O.. Hiç olmayacak bir daha..


--------

Bundan sonra, aranızda geçen olayları düşün..

Hani seni çok inciten, üzen-kızdıran ve “Asla!” dedirten her yaşanmışlığı..

Gör bak, nasıl bomboş ve anlamsız gelecek..

Ölümün değdiği her şey nasıl silikleşecek, nasıl artık fonda kalacak hayat!..

Aniden değişecek paradigmalar!

“Neden?” diyeceksin..”Neden kırdım ki onu?” “Şu üç günlük dünyada değer miydi?”

Ve.. Tarifsiz sızlayacak yüreğin..

--------

İşte bak dünya bir an! Bir varmış, bir yokmuş..

Giden asla geri gelmiyor ve insan “keşke” diye bir ömür boyu yürek sızılarıyla kalıyor sonra.

Böyledir ölüm..Ansızın gelir ve keskin bir bıçak gibi ayırıverir dünyaları..

Ve bizler, hep “ölecek yaşlarda” olduğumuz gerçeğini bile bile, görmezden gelir, hiç ölmeyecek gibi yaşarız..

Oysa geçen her saniye haykırır bize; “Ölüm var heyy!”

--------

Bir ebemkuşağıdır ölüm..

Her giden hep “sırma saçlı-badem gözlüdür” ya hani..

“. . . . .” Öldü diyerek işte, şimdi değiştir paradigmaları!..

Ve en bâdem gözlüne sımsıkı sarıl! Bırakma sakın!..

Bak, tik-taklıyor zaman; “Ölüm var heyy!”

--------

İşte bu, “Ölmeden önce ölmek” yani Olmak sırrındandır..

Ve bundandır “Her vakit ölümü hatırlayın!”diye emredilmesi..

Sırra eren, hiç “keşke” demeyecek.

--------

Ve..

Nasıl hayattayken öldürüp de gayrımızı, sıfırlıyorsak ona karşı içimizi, aklımızı-yüreğimizi..

Nefsimize de böyle yapmalı!..Sıfırlamalı dâim..

Sınır dışı tüm arzu ve dayatmalarını, ölüm silgisiyle silivermeli..

Ölmeden Ölmeli!..

Ölmüş olan, hiç dünyaya tapar mı? “Şunu, şunu da isterim” der mi?

Ölmüş olan, yalan-kötü söz söyler mi?

Ölmüş olan, haset-zulüm eder mi hiç?

Ölmüş olan, benlik davası güder, kin tutar mı?

Ölmüş olan, incinir mi?
Ölmüş olan, İncitir mi hiç?

?

Gelin ÖLüverelim hadi!..

OLuverelim..


Ayşe Reşad

elde var aşk...

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.

Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.

Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.

Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.

Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.

Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”

Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.

Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.

Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.

Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.

Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.

“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…

Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.

Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?

Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.

Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.

Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.

Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.

Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.

İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma.

Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:

”Elde var aşk”
August 31

hoşgeldin ya şehr-i ramazan

HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN

Hoş geldin ey sevgili!
Hoş geldin ayların sultanı!
Hoş geldin gönüllerimizin dermanı ve ruhlarımızın âb-ı hayatı!
Hoş geldin ey vahyin nâzil olduğu mübârek Kur’an ayı…
Hoş geldin ey ‘bir ömre bedel bir gece’ye ev sahibi olan gufrân ayı…
Hoş geldin ey “rahmet, mağfiret ve cehennemden kurtuluşa vesile olan” sınırsız ihsân ayı...
Hoş geldin ey günahların hazan mevsimi, sevapların harman ayı…
August 30

sen sonum ol...

Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı..

Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma...

Vardır bunda da bir hayır..

Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!..

Tıpkı geceye saçılan yıldızlar gibi,

Ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda ettiğim dualar..

Hüzünlerde olgunlaştır beni..

Sen yolum ol! Sen sonum ol! ...